Duyurular
E-Bülten

Ziyaretçiler

Online: 7

Bugun: 12
Toplam: 82733

E-Ticaret

  (Ders) AVRUPA SİNEMALARI

AVRUPA SİNEMALARI

Bu modül sonunda edineceğiniz bilgi ve beceriler ile Avrupa sinemalarından, Fransız,

İngiliz, Alman ve İtalyan sinemalarını, özelliklerini, önemli yönetmen ve oyuncularını

tanımanız sizler için çok yararlı olacaktır.

Sinema alanında değişik dönemlerde değişik ülkelerde birçok farklı anlayış ortaya

çıkmıştır. Sinemanın popüler bir sanat olarak kitlelere ulaşma ve etkileme gücü ortadadır.

Sinema sanatında ortaya çıkan her anlayış, getirdiği yenilik ve farklılıkların gücü oranında

giderek tüm dünya sinemasını etkileyen akımlara dönüşmüşlerdir. Sinema toplumdaki

değişimlerden etkilenmiş aynı zamanda diğer sanat dallarında meydana gelen değişimlerden

de etkilenmeye devam etmiştir.

1960’ların Yeni Dalgası, özellikle Alain Resnais’in filmleri edebiyatta ortaya çıkan

Yeni roman akımıyla yakın bir etkileşim içindedir; tüm dünyadaki gerçekçi sinemalar,

İtalyan Yeni Gerçekçiliği, Cinema-Verite, Özgür sinema, Üçüncü dünya ülkelerinin yeni

sinemaları büyük ölçüde belgesel sinemanın kurucularından Dziga Vertov’un ve Robert

Flaherty’ nin belgesel çalışmalarından etkilenmiştir. Amerikan Deneysel sinemasının

doğuşunda yine Avrupadaki deneysel çalışmaların özellikle de Fransız Avant-Garde

sinemasının etkisi söz konusudur. Burada şunu belirtelim ki söz konusu olan eskinin tekrarı

değildir. Eskinin geliştirilmesi, yeni bir bakış açısı ve yeni yöntemlerle sunulmasıdır

Yedinci sanat olarak adlandırılan bu sanatı anlamak için Avrupa ülkelerinden Fransız,

İngiliz, Alman ve İtalya sinemanın doğuşunu, gelişme evrelerini, yeni akımlar;bunların

önemli yönetmen ve oyuncularını ve bunlarla ilgili bütün sorularınızın cevabını bulabileceksiniz.

1. FRANSIZ SİNEMASI

1.1. Fransa’da Sinemanın Gelişimi

1.1.1. Öncü Akımlar ve Sinemacıla

Akım kelimesini tanımlayacak olursak; “...sanatta, siyasette, düşünce hayatında ortaya

çıkan yeni görüş, yöntem, cereyan, tarz...” diyebiliriz. “Sanat Kavram ve Terimleri”

sözlüğünde akım kelimesinin tanımı yapılırken bu sözcüğün daha çok modern sanat içindeki

farklı anlayışlar söz konusu olduğunda kullanıldığına, daha önceki dönemler için üslup

kelimesinin tercih edildiğine dikkat çekilmekte, “... Gotik, Rönesans, Barok birer uslüp

olduğu hâlde Kübizm, Gerçeküstücülük, birer akımdır” denilmektedir. Fransız Devrimi,

Avrupa’da eski çağlardan beri yavaş bir biçimde gelişerek sürüp gelen siyasal düzeni,

gelişen endüstri devrimi ise ekonomik düzeni ve onun kurumlarını derin bir biçimde

değiştirmiştir.

Bir yandan endüstri devrimiyle ortaya çıkan yeni şartların üretim ilişkilerini

değiştirmesi; diğer yandan Fransız İhtilali’nin getirdiği yeni siyasi oluşumlar, eski düzenin

gelenek ve değerlerinin sorgulanmasına yol açmıştır. Bunun sonucunda her alanda geçmişten

bir kopuş başlar ve bu durum sanat hayatını etkisi altına alır. Hatta sanatçılar, soylular ve

halk arasında o döneme kadar tartışmasız kabul edilen biçim ve anlayışlar artık varlıklarını

devam ettiremez duruma gelmiştir. Bunun sonucunda da geçmişin, sanatın her alanına

yayılan büyük üslûplarının yerini yavaş yavaş oluşmaya başlayan ve dönemine uygun olarak

bir anlamda devrim olarak adlandırabileceğimiz yenilikler getiren çeşitli akımlar yayılmaya

başlamıştır.

Bu dönem, sanattaki üslûpların artık tarihe gömüldüğü ve dolayısıyla da akım-üslup

ayırımının ortaya çıktığı dönemdir.

Fransa’da 1920’lerde başlayan ve 1930’lara kadar devam eden dönemi belirtmek için

avant-garde teriminin kullanıldığını görüyoruz. Bu dönemde yapılan filmlerin herşeyden

önce deneysel tarzda yenilikçi, ticari kaygıdan çok sanatsal kaygının ön plana çıktığı filmler

olduklarını görürüz. Zaten Fransız avant-garde sinemasını yaratan ilk önce sinemacılar değil,

resim ve edebiyatla uğraşan sanatçılardır. Bunun sonucu olarak da Fransız avant-garde

sineması, büyük ölçüde resim ve edebiyat alanında ortaya çıkan akımlardan etkilenmiş, hatta

değişik akımların bir yansıması olmuştur.

Yapılan filmlerin hemen hepsi Kübizm, Dadaizm, Soyut Sanat, Empresyonizm ve

Sürrealizm gibi akımlardan izler taşır. Üstelik bu filmleri yapan sanatçıların tek bir akımdan

değil birçok akımdan etkilendikleri de bir gerçektir.

Jean Renoir’in değişik dönemlerde yaptığı bazı filmleri Empresyonist özellikler

taşırken bazı filmleri Şiirsel gerçekçilik içinde yer alır. Bu yüzden Fransa’da bu dönemde

yapılan filmler ve bu filmleri yapan sanatçıları belli bir akıma dâhil ederek ele almak zordur.

Sanatçılar değişik akımlardan etkilenmişler bazen tek bir filmde, etkilendikleri tüm akımların

özelliklerini bir arada kullanmışlardır. Örneğin, Rene Clair’in “Perde Arası” (1924) filmine

hem Dadaistler hem de Sürrealistler sahip çıkmışlardır.

Şunu belirtelim ki Fransız sinemasında yapılan filmler, hangi akım içinde yer alırsa

alsın herşeyden önce yenilikçi ve deneysel çalışmalardır.

Fransız sinemasında yankısını bulan akımlardan biri empresyonizmdir. Soyut sanat ve

Dadaizm etkisi altında filmler de yapılmıştır. Ancak Sürrealizm, diğer sanat dallarıyla aynı

zamanda sinema alanında kendini göstermesi bir anlamda en önemli ürünlerini resim

sanatından sonra sinema alanında da vermesi bakımından önemlidir.

Fransa’da 1920’li yıllarda sinema alanında ortaya çıkan Empresyonizm akımını

başlatan Louis Delluc, dışında, Germaine Dulac, Abel Gance, Marcel L’Herbier, Jean Renoir

gibi sanatçılar bu akım içinde yer alan filmler yapmışlardır.

Germaine Dulac’ın 1919 yılında yaptığı ilk önemli filmi “İspanya Şenliğinden” onra

1923 yılında yaptığı “Gülümseyen Beudet” ve 1927 yapımı “Deniz Kabuğu ve Din Adamı”

filmleri onu avant-garde sinemacılar arasına sokmuştur. Ancak Dulac’ın Emprosyonist akım

içinde yer alan bu filmlerinde Sürrealist ögeler de göze çarpar. Özellikle “Deniz Kabuğu ve

Din Adamı” filmi Sürrealist bir film olarak kabul edilmektedir.

Sembolik anlatıma,filmlerinde yoğun olarak başvuran Jean Epstein’in 1922 yılında

yaptığı “Pasteur”, “Kanlı Han” (1922), “Sadık Gönül” (1923), “Üç Yüzlü Ayna” (1927),

avant-garde sinemacılar arasında yer almasını sağlayan filmlerinden sayılabilir.

L’Herbier’i Fransız avant-garde sinemacıları arasına sokan filmleri şunlardır:

“İnsanlık Dışı” (1924), “Rahmetli Mathias Pascal” (1925) ve bir başyapıt olarak kabul edilen

“Para” (1929)

Abel Gance‘nin, “Tekerlek”, (1922), “Abel Gance’a Göre Napoleon” (1927), sessiz

sinemanın başyapıtları arasında yer alır.

Sinemaya ilgisi Amerikan filmleriyle başlayan Jean Renoir, kendi şirketini kurarak ilk

filmini 1924 yılında çeker. “Su Kızı” (1925), “Nana” (1926) ve “Küçük Kibritçi Kız”

(1928), filminde fantastik bir dünya yaratır.

1.1.2. Şiirsel Gerçekçilik (Şairane Gerçekçilik)

Şairane Gerçekçilik Fransa’da doğmuş ve en çok ilgiyi de bu ülkede toplamış bir

akımdır. Akım "Şiirsellik" ve "Gerçekçilik" olmak üzere iki dinamik üzerine temellendirilir.

Akımın şiirselliği; seçilen mekânlarda ve film karakterlerinin davranışlarında yatar

Sesli filme geçiş, 1929 dünya ekonomik bunalımı ve tekrar başlayan toplumsal

gerilimler, 1930’lara doğru Fransa’da yeni bir akımın doğmasına neden oldu. Bu dönemde

yaşanan toplumsal ve ekonomik kargaşalar, Birinci Dünyü Savaşının ardından olduğu gibi

sinema alanında büyük film şirketlerinin iflasına yol açmış; bu durum bağımsız yönetmen ve

yapımcıların daha rahat hareket etmelerini sağlamıştır. Bağımsız sinemacılar yaptıkları

filmlerde toplumsal ve politik konuları gerçekci ve aynı zamanda lirik bir dille ele almaya

başlamışlardır. Filmleri Şiirsel Gerçekçilik ya da Şairane Gerçekçilik (Realisme Poetique)

olarak nitelenen bu akım içinde değerlendirilmeye başlamıştır.

1930’lu yıllarda Fransa’da ortaya çıkan bu akımın ünlü temsilcisi, Şiirsel Gerçekçilik

yerine “Toplumsal Fantastik” tanımlamasını tercih ettiğini söyleyen Marcel Carne’dir.

Carne’nin 1938 yılında yaptığı “Sisler Rıhtımı” ve 1949 yapımı “Gün Doğarken” filmleri

Şiirsel Gerçekçiliğin tüm özelliklerinin yanı sıra yaklaşan savaşın yol açtığı sıkıntı ve

bunalımların izlerini de taşıyan karamsar hatta karamsarlığı nihilizme kadar vardıran

filmlerdir.

Marcel Carne kadar ismi Şiirsel Gerçekçilikle özdeşleşmiş bir diğer kişi ise, bu tarzda

çoğu filmin senaryo yazarlığını yapmış olan Jacques Prevert’tir. Prevert ve Carne’nin yaptığı

filmlerin değişmez oyuncusu Jean Gabin’dir. Bu akım içinde yer alan başka bir yönetmen

Julien Duvivier’in filmleriyle sinemada kendini gösteren Gabin, bu iki yönetmenin dışında

Jean Renoir’in yine bu akım içinde değerlendirilen filmlerinde de oyunculuk yapmıştır.

Savaşın başlamasıyla birlikte birçok yönetmen gibi kaçış filmlerini yöneten Marcel Carne

1943 yılında yaptığı “Cennetteki Çocuklar” filmiyle tekrar şiirsel anlatıma dönmüştür.

Savaş sonrasında ise 1946’da “Gecenin Kapıları”nı, 1949’da da “Liman Kızı”nı yapar.

Resim 1.2: Jean Vigo

Jean Vigo’nun Şiirsel Gerçekçilik kapsamında ele alınan aslında bu akımın

özelliklerini taşıyan ilk film olarak kabul edilen 1933 yapımı “Hal ve Gidiş Sıfır” filmidir.

Yaptığı ilk filmlerden beri Fransız avant-garde sinemasının önemli yönetmenleri

arasında yer alan Rene Clair’in sesli sinema döneminde yaptığı bazı filmleri Şiirsel

Gerçekçilik akımı içinde ele alınır. Örneğin, “Uyuyan Paris” (1923), “Perde Arası” (1924)

hem Dadaist hem de Sürrealist özellikler taşıyan filmleridir.

Julien Duvivier, Şiirsel Gerçekçilik akımı içerisinde yer alan bir başka yönetmendir.

“Cezayir Batakhaneleri” (1937), Jean Gabin ile yaptığı ve Şiirsel Gerçekçilik kapsamında

değerlendirilen en önemli filmidir. “Kızıl Saçlı” (1932), “Maria Chapdelaine” (1934),

“Güzel Çağ” (1936), “Balo Defteri” (1937) filmleri Şiirsel Gerçekçilikten izler taşır.

Renoir’in 1930’lu yıllarda yaptığı bazı filmler Şiirsel Gerçekçilik akımı içinde yer alır.

Şiirsel gerçekçilerin filmlerinde görülen karamsar hava, toplumsal gerçeklere şiirsel ama

aynı zamanda eleştirel bir tarzda yaklaşım Renoir’in bu dönem yaptığı filmlerinde vardır.

“M.Lange’nin Suçu” (1935), “Hayat Bizimdir” (1936), “Ayaktakımı” (1936), “Büyük

Aldanış” (1937), “Oyunun Kuralı” (1939) filmleri Şiirsel Gerçekçilik içinde yer alan

çalışmalardır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Şiirsel Gerçekçilik dünya ekonomik krizinin sonucunda

ortaya çıkmış, toplumdaki çarpıklıkları eleştirel ve zaman zaman alaycı bir tavırla sergilemiş

bir akımdır. Aynı zamanda bu akım, ısrarla bireyin mutsuzluğu ve umutsuzluğunun altını

çizmiş, yaklaşan savaşın getireceği yıkım ve acıları önceden görerek bir anlamda savaş

karşıtı bir rol de yüklenmiştir.

1.2. Yeni Dalga Akımı

1.2.1. İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Fransız Sineması

Savaş sonrası çok umutlu olan Fransız sineması, ikinci yıl ABD ile Fransa arasında

imzalanan Blum-Byrnes anlaşmasıyla büyük bir bunalıma girdi. Yardıma, hızla çıkan yasalar

yetişti ve özellikle kısa film alanında bir canlanma görüldü.

Bu yeni dönemin en önemli filmleri direnme ile ilgili olanlardı. Örneğin, işgal yılları

ve Fransız Özgürlük Savaşı’ndan söz eden filmlerdir. Rene Clement’in “La Bataille du rail”

(Demir Yolu Savaşı) (1946) filmi örnek olarak verilebilir. Clement, kurtuluş öncesi günlerde

demir yolu örgütündeki direnişcilerin yardımıyla “Ceux du rail” adlı kısa bir belgesel film

yapmıştır. Bu belgeselden yola çıkarak ve direniş hareketi içinde yer alan çok sayıda adsız

kahramanlarla konuşarak gerçek olaylardan anılar toplayarak oluşturulan senaryoyu

filmleştirdi. Daha önceden çektiği belgeselden de görüntüler ekleyerek etkileyici bir film

yapmayı başardı. Özellikle 1944’teki çıkarma sırasında Alman taburunu taşıyan trenin

yoldan çıkarılması ve son bölümdeki “Kurtuluş” günleriyle dikkati çeken film o yıl

düzenlenen Cannes Film Şenliği’nde de Altın Palmiye Ödülü’nü aldı.

1.2.2. Yeni Dalga Kuramı

Savaş sonrasında iki eğilim öne çıktı. İlki kara filmler diğeri de edebi uyarlamalardır.

Sinemanın tiyatroya ve söze dayanmasına yol açacak olan bu durum Yeni Dalga’nın ortaya

çıkmasındaki etkenlerden biri olmuştur.

1950 sonrasının Fransa’sında ortaya çıkmış bir sinema akımı olan Fransız Yeni Dalga

akımı 2. Dünya Savaşı sonrası varolan Fransız film yapım kurumuna karşı tepki olarak

doğmuştur. Yeni Dalga akımı öncelikle kişilerin, filmleri aynı bir romancının kitap yazması

veya bestecinin bir müzik parçasını yaratması gibi yorumlamaları gerektiğine inanmışlar ve

klasik film yapımından farklı olarak yeni bir sinema dilinin bulunması gerektiği düşüncesine

varmışlardır.

Fransız sineması savaş sırasında ve savaştan sonra sürekli olarak dünya sinemasında

sahip olduğu pazarı kaybetmeye, Amerikan sineması karşısında gerilemeye başlamıştır.

Hollywood tarzı, starlı ve büyük bütçeli filmler yapmayı bu duruma bir çare olarak gören

Fransız yapımcıları yanılmışlardır.

Fransız Yeni Dalgasını başlatan diğer bir unsur ülkenin o sıralarda içinde bulunduğu

toplumsal ve siyasal durumdur. Yeni Dalganın gelişmesini sağlayan bir başka etmen de

Fransız sinemasının uzun yıllara dayanan sanat filmi geleneğidir. Bu dönemde Fransa’da

sadece sanat filmleri gösteren sinema salonu sayısı 437’dir. Özellikle bu salonlardan

186’sının Paris’te bulunması yenilikçi ve yabancı filmler için yeterli bir pazar

oluşturmaktadır.

Diğer bir faktör de sinema eğitimine verilen önemdir. Fransız sinemasının içinde

bulunduğu çıkmazdan kurtaracak yenilenmeyi gerçekleştiren asıl olay 1951 yılında Andre

Bazin tarafından yayımlanmaya başlayan Cahiers du Cinema (Sinema Defteri) dergisinin

etrafında toplanan gençlerin Fransa’daki ortamdan yararlanarak film yapmaya başlamasıdır.

Yeni Dalgacılar için bir başlangıcı ifade eden Cahiers du Cinema dergisi, onların daha

sonraki çalışmalarını yönlerdirmesi bakımından önemlidir.

Savaş sonrası sarsıntıları aza indirgemek için hükümet destekli filmlerin yapımı

CNC’nin (Contre National Cinematographie) 1946 Ekiminde kurulması, yabancı ortak

yapımlı Savaş Bitti, Çılgın Pierrot, Ve Tanrı Kadını Yarattı gibi filmlerin yapımı Fransız

sinemasını yeniden canlandırdı. Bu gelişmelerin etkisi ile 1960’ların başlarında Fransız

Yeni Dalga film endüstrisinin kalbi ve ruhu haline geldi.

Yeni Dalga yönetmenleri Hollywood’un yüzeyselliğinden kaçınmışlar, Roberto

Rossellini’yi örnek alarak Paris’in sokaklarına çıkmışlardır. Sonsuz kurgulama olanakları,

kamera çalışması, ses ve mizansenle oynamayı tercih etmişlerdir. Aynı zamanda sevilen

filmlerden alıntılar yapılmıştır.

Yeni Dalga, klasik Hollywood öykülemesinden farklı bir stilde hikâyeler yaratmıştır.

Öyküleyici sahneler birbirini anlamlı bir biçimde izlemez. Seyirci hiçbir zaman ne olacağını

bilemez. Komik bir sahne bir cinayetle tamamlanabilir. Kurgulama, can alıcıdır. Bu akımı

temsil eden belli başlı yönetmenler ve filmleri şunlardır:

. Alain Resnais (Hiroşima Sevgilim, Geçen yıl Marienbad)

. François Truffaut (400 Darbe)

. Jean Luc Godard (Nefes Nefese, Serseri Âşıklar)

. Claude Chabrol (Yakışıklı Serge, Kuzenler)

. François Truffaut

1950'li yılların ikinci yarısında Avrupa'daki Yeni Dalga akımının öncülerinden olan

François Truffaut'nun sinema serüveni ünlü "Cahiers du Cinema" dergisinde film eleştirmeni

ve sinema tarihçisi olarak başladı. Truffaut'nun 1954'te dergide yayınlanan ve bir filmin asıl

yaratıcısının yönetmen olduğunu savunan "auteur teorisi", bir nesile ilham kaynağı oldu. O

dönemlerde kısa filmler yapmaya başlayan Truffaut, ünlü yönetmen Roberto Rosselini'nin

asistanlığını yaptıktan sonra 1959'da ilk filmi "400 Darbe"ye imza attı. Yarı otobiyografik

film, Jean Pierre Leaud'nun oynadığı Antoine Doinel'in zor geçen ergenlik dönemini

öykülüyordu. Bu film, yönetmene en iyi senaryo Oscar adaylığı ve Cannes'da en iyi

yönetmen ödülü getirmiştir.

"400 Darbe" filminin ticari ve eleştirel anlamdaki başarısı Truffaut'nun uluslararası

arenada tanınmasını sağladı. Sonraki filmi "Tirez sur le pianiste" (1960), B-sınıfı Amerikan

filmlerden esinlenmiş, hınzır bir zekâ ve teknik erdemlerle zenginleştirilmiş daha karmaşık

bir duyarlılık yansıtıyordu.

Birinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda iki erkek, bir kadın üç arkadaşın öyküsünü

anlattığı "Jules ve Jim" ise daha sonradan bazı eleştirmenlerce Truffaut'nun en iyi filmi

olarak nitelendirilmiştir.

"400 Darbe" ve "Jules ve Jim"de, Jena Renoir'a saygı gösterisinde bulunan

Truffaut'nun "Tirez sur le pianiste" ve birçok diğer filmi onun daha karanlık, daha ironik

yüzünü sergilemiştir. "La Peau douce", "La Sirène du Mississippi", "Vivement dimanche" ve

özellikle "Baisers volés", onun Amerikan gerilimlerine duyduğu ilgi ve sevgiyi yansıtırken,

Ray Bradbury'nin ünlü "Fahrenheit 451"ini sinemaya uyarlayarak bilim-kurgu türünü,

"L'Enfant sauvage", "L'Histoire d'Adèle H.", "La Metro" ile de dönem filmlerini ele almıştır.

"Kadınları Seven Adam" ve "La Femme d'à côté"de ise Truffaut aşk acılarını

öykülemiştir.

Bazı eleştirmenler Truffaut'nun son dönem filmlerinin, ilk dönemindeki kalitenin çok

altında kaldığını söyleseler de Joseph McBride "Eğer Truffaut'nun ilk eserlerindeki

olağanüstü kamera hareketleri, nefes kesen kurgu ve keyif duygusu, daha sonraki filmlerinde

daha az belirginse bunun sebebi anlatım ve tarzda daha bilinçli bir yaklaşım ve duygusal

zenginliğin artmasıdır" diyordu. Truffaut, "La Nuit Américaine" ile 1973'te en iyi yabancı

film Oscar'ını kazandı, en iyi yönetmen ve senaryo dallarında Oscar'a aday gösterildi.

Truffaut, sadece kameranın arkasında kalmadı; zaman zaman oyunculuğa da soyundu.

"L'Enfant sauvage", "La Nuit Américaine" ve "L'Histoire d'Adèle H."de küçük roller

üstlenen Truffaut, "La Chambre Verte"de başrol oynarken, Steven Spielberg'in "Close

Encounters Of The Third Kind – Üçüncü Türle Yakınlaşmalar"ında da bir başka yönetmenle

oyuncu olarak çalışmış oldu.

Yeni Dalga'nın en önemli isimlerinden, "auteur teorisi"nin babası Truffaut, 1984’te 52

yaşında bir beyin tümörü yüzünden ölmeden önce "Küçük Hırsız" filmi üzerinde

çalışmaktaydı. Truffaut'nun vasiyet filmini daha sonra Claude Miller beyazperdeye aktardı.

Bazı önemli filmleriLe Dernier métro - Son Metro (1980) Fahrenheit 451 (1966) Jules et Jim

-Jules ve Jim (1961) Les Quatre cents coups - 400 Darbe (1959)

. Jean Luc Godard

3 Aralık 1930'da Paris'te doğdu. Bankacı bir anne ve doktor bir babanın oğlu olarak

dünyaya geldi.

1950 yılında Rivette ve Rohmer'le birlikte "Gazette du cinema"yı çıkarttı. Ancak

Godard bu dergide Hans Lucas gibi takma bir isim kullandı. O dönemlerde, Latin

Querter'daki Sinemateke gitmeye başladı ve kendisini yeni bir dünyanın içinde buldu.Andre

Bazin, François Truffaut, Jacques Rivette ve Eric Rohmer gibi birçok ünlü isimle yine bu

dönemde tanıştı ve kaynaştı.

Godard'ın sinemayla politikayı birleştirme sevdası başına her zaman işler açmıştır.

Birçok filmi bu konu yüzünden sansürlenmiştir. Anarşist sinema anlayışıyla, film sanatını bir

politik-propaganda aracı olarak kullanmayı dener ancak çektiği birçok yeraltı filmi bugün

sinema tarihinde kayıp olarak geçer. 1968'lerde siyasi gruplar ve deneysel sinema dönemi

başlar. Didaktik, deneysel ve ilkel yollarla çekilen siyasal filmlere Godard'ın katkısı

büyüktür. Bu dönem sinema, Godard için bir gösteri aracı değil, mücadele alanı olmuştur.

1968 yazında New York'a gider ve burada asla tamamlayamadığı "One American

Movie" üzerinde çalışır.1979'a kadar film yapmaz. Daha sonra “Herkes Başının Çaresine

Baksın" adlı çok parçalı deneysel sinema örneğiyle ticari sinemaya dönüş yapar. BBC’ye

göre Jean-Luc Godard, 21. yüzyılın en büyük sinemacılarından ve denemeci'lerinden

birisidir.

Sinemada zamanla Godard tarzı gelişmiştir. Bu tarzın özelliklerini şöyle

sıralayabiliriz:

. Godard Yeni Dalga Akımı öncülerindendir. Düzensizliğin düzenini en iyi

tanımlayan odur.

. Godard belgesellerden çok etkilenmiştir. Ancak onun belgesel anlayışı

kurmacanın gerçeğini vermektir.

. Gerçeğin geleneksel yöntemlerle yeniden sunulmasını reddeder. Godard'a

göre sinema gerçeği gösteremez.

. Godard'ın savunduğu kuram Auteur Sinemasıdır. Auteur yani yazar kendi

duygu ve düşüncelerini anlatır, yönetmen ise başkasının tasarladığı bir

şeyi görselleştirir. Yönetmen elbetteki çok yetenekli olabilir ancak filme

kişiliğini yansıtamaz, yansıtılan sadece yetenek ve ustalıktır. Yazar ise

filme kişiliğini koyar.

. Godard'ın filmleri kentli dünyasından oluşan gelip geçici ve gridir.

Dışlanmışların Paris'i görülür. Yabancılar, gangsterler, öğrenciler gibi

toplumun kıyısında kalmış insanlar incelenir.

. Filmlerinde yaşama romantik ve doğal bir bakış, psikolojik güdüleme ve

tesadüfilik, star ve amatör oyuncular gibi bir çok zıt kutupları işlemiştir.

. Kahramanların asla belli bir yuvaları yoktur. Sürekli evden taşınmak

üzeredirler. (amaç izleyiciyi huzursuz etmek), Tabiki de bu insanların

eşyaları, aileleri, akrabaları da yoktur.

. Filmlerinde öykü anlatmaz, kişiliğini seslendirir. Filmleri kişisel mesajlar,

yargılar ve göndermelerden oluşur. Özellikle magazin sayfaları ve kitap

kapakları vurucu öğeleridir.

. Filmlerinde asla çekim senaryosu ile çalışmaz, filmleri olabildiğince

doğaçlamadır. Klasik bir sinema yumuşaklığı yoktur. Sert geçişli,

birbirinden kopuk görüntüler vardır; izleyenler “ne oluyor“ demekten

kendini alamaz.

. Alain Resnais

1922’de dünyaya gelen yönetmen her ne kadar tiyatroya ilgi duysa da ilk aşkı olan

sinemada devam etti. 1947 yılından itibaren birçok kısa metrajlı film çekti.

Belgesel filmlerinde, insanoğlunun sahip olduğu insanlığa, giderek yabancılaşması

olgusunu işleyen Resnais sanatsal yönü ön plana çıkan politik hatta propaganda filmleri

yaptı.

Yeni dalga yönetmenleri içerisinde yer almasına karşın sinema-roman yapma anlayışı

ve kendine özgü tarzı onlardan ayrılmasına yol açtı. “Hiroşima Sevgilim”in, (1959) bu

yönetmenler kuşağında önemli bir etkisi vardır. “Last Year at Marienbat” (1961) filmleriyle

adını duyuran yönetmenin en önemli filmleri arasında, “Smoking/No Smoking” (1994),

“Melo” (1986), “Providence” (1976) sayılabilir.

1.2.3. İkinci Dünya Savaşı Sonrası Diğer Akımlar ve Gelişmeler

Naziler, Fransa’yı ele geçirince Fransız sinemalarını Alman filmleriyle doldurdular.

Bu filmlere halkın tepkisi çok yoğundu. Bunun üzerine Naziler başka bir yola başvurarak

Fransız sinemasına para yatırarak Fransız yönetmenlerinin film çevirmelerini sağladılar.

Günlük konuların tehlikeli sayılmaz, Nazilerin ve bir yandan da Vichy hükümetinin

sıkı bir denetim uygulaması, Fransız yönetmenlerini tarihsel filmlere, düşçü ve düşünsel

filmlere, polis filmlerine yöneltti. Böylece bir tür kaçış sineması doğdu. Savaş ve işgal

altındaki tüm ülkelerde özellikle Alman ve İtalyan filmlerinin rekabetinden bunalan Clair,

Renoir, Feyder, Duvivier gibi dört büyük yönetmenini yabancı ülkelere kaptırmış olan

Fransız sineması dört yıl içinde çeşitli yönetmenlerin çabaları ve iki ayrı akımın etkisiyle de

kaliteli filmler yaptı. Bu akımlardan birincisi kısmen işgalin baskısı altında irrealizme karşı

bir eğilim gösterdi. Bu bakımdan en ilgi çekici film Prevert ile Pierre Laroche’un hayalinden

doğma bir Ortaçağ efsanesine dayanan ve Carne tarafından çekilen “Akşam Ziyaretçileri”dir

(1942). Daha sonra Prevert ve Carne işbirliği yaparak “Paradi’deki Çocuklar” (1945) adlı

filmi çevirdiler. Gerçek dışı eğilim, Marcel L’Herbier’in “Esrarengiz Gece” (1942) filminde

ağır basar. Marcel L’Herbier, filmlerinde daha çok bir şiir havası estirmeye çalışıyordu, aynı

hava Cocteau ile birlikte yaptığı “Hayalet Baron” (1944), “Ebedi Dönüş” gibi filmlerde de

kendini gösterdi.

Bu dönemdeki Fransız sinemasının en belirgin yanlarından biri büyük yazarların

sinemacılarla iş birliği yapmasıdır. Bu arada Sacha Guitry ve Marcel Pagnol tiyatroyu

sinemaya aktarma çabası gösterdiler.

Louis Daquin ise Paris’in kenar mahallelerindeki çocukların anlayışını anlatan “Biz

Çocuklar” da (1941) iyimserlik aşılamaya çalıştı.

Fransız sineması bu dönemde, ikinci önemli akım olan kara film ve natüralizmin

etkisinde kaldı. Bu akımın en büyük temsilcisi Henri-Georges Clouzot’ydu. Senaristlik

yaparak sinemaya giren Clouzot “Karga”1(943) adlı filmiyle şaşırtıcı bir teknik ustalık

gösterdi. Renoir’in eski asistanı Jaques Becker de “Kızıl Elli Goupi” filmiyle 1943’de çıkış

yaptı.

1.3. Günümüzde Fransız Sineması

1960'lı yılları Fransız izleyicisinin sinemadan uzaklaşmaya başladığı ancak Fransız

sinemasının, yeni anlatım biçimlerini keşfettiği bir dönem olarak tanımlamak

mümkündür.1968 olayları, tüm toplumu derinden etkileyerek davranış ve düşünce

biçimlerini değiştirmiştir. Sinema alanında Resnais, kusursuz stiliyle eleştirmenleri

büyülemeyi başaran “Smoking No Smoking ”den sonra uzun bir süre sinemadan uzak

kalmış, 1997 yılında çektiği “Same Old Song ” adlı yarı müzikal filmiyle önemli bir değişim

yaşanmıştır. Sinema toplumsal ve siyasal değişimleri gözlemleyerek ve bunları yansıtarak

özgün bir biçim kazanmıştır.

1970'li yılların başında Fransız sinema izleyicisi 180 milyon civarındadır. Üretilen

film sayısında da artış kaydedilmiştir. Jean-Pierre Mocky'nin 1970 yılında çektiği “Solo”,

Jacques Doillon'un 1972 yılında çektiği “L'An 01”, Jean-Luc Godard'ın çektiğ “La

Chinoise”, Jacques Doillon'un 1974 yılında çektiği “Les Doigts dan la tête”, Bertrand

Blier'nin 1974 yılında çektiği “Les Valseuses”, René Féret'nin 1975 yılında çektiği “Histoire

de Paul” bu dönemin önemli filmleri arasında yer almaktadır.

Bu dönemde Fransız sinemasının her düzeyde siyasal soruna eğildiğini söylemek

mümkündür. Ele alınan bir diğer önemli konu ise tarih konusu olmuştur. Özgürleşmeyle

birlikte pornografik filmler akımı da ön plana çıkmaya başlamıştır. 1975 yılında X olarak

sınıflandırılan pornografik yapıtların yayınlanmasını yasaklayan yasa yürürlüğe girmiştir.

1978 yılında 142 film X sınıfında yer almıştır.

Bunun dışında ortaya çıkan yeni yönetmenler otobiyografik ya da görüntünün metinle

anlatımına ağırlık veren eserlere yönelmişlerdir. Otobiyografik eserler daha çok benliğini

arayan çağdaş insanı anlatmaktadır. Görüntü ile metni birleştiren eserler ise daha çok

izleyicinin hayal gücüne yönelik olarak çalışmaktadırlar.

Otobiyografik yapıtlara örnek olarak şunları sayabiliriz; Philippe Garrel 1967 yılında

Marie Pour Mémoire; 1971 yılında La Cicatrice Intérieure; Jeun Eustache 1973 yılında La

Maman et la Putain.

Görüntü ile metni birleştiren eserlere örnek olarak ise şunlar verilebilir: Jean-Marie

Straub-Danièle Huillet 1969 yılında Othon, 1974 yılında Moïse et Aaron; Marguerite Duras

1975 yılında India Song, 1976 yılında Son nom de Venise dans Calcutta Désert, 1981 yılında

L'Homme Atlantique.

1981 yılında büyük bir bölümü siyah bir ekran üzerinde çekilen “L'Homme

Atlantique” filmi ve Jean Eustache'ın intiharı 1970'lerin bütünüyle sona erip yeni bir

dönemin başlamasına yol açmıştır. “L'Homme Atlantique” filmi görüntünün gücünü onu

yadsıyarak ortaya koymuştur.

1980'li yıllarda Fransız sineması Yeni Dalga akımı öncesi Fransız sinemasına

dönmeye çabalamıştır. Bu dönemde ortaya çıkan Canal +, La Cinq ve M 6 gibi yeni

televizyon kanalları sinema filmlerine yatırım yapmaya başlamıştır.

1990 yılına gelindiğinde üretilen filmlerin yarısı televizyonlarla ortak yapım olarak

karşımıza çıkmaktadır. Televizyon kanallarının izleyici toplayabilme kaygısı senaryoların

önem kazanmasına yol açmıştır. Bu dönemde komedi filmleri de ağırlık kazanmıştır.

1983 yılında izleyicilerin sinemaya ilgileri yeniden azalmıştır. 1990 yılında sinema

izleyicisi sayısı 120 milyondur. Oysa bu oran 70'li yıllarda 200 milyona ulaşmaktadır.

Sinemacılar izleyicileri yeniden kazanabilmek amacıyla büyük bütçeli ve reklama dayalı

filmler üretmeye başlamışlardır. Daha sonra yeni anlatım biçimlerine yönelmişlerdir.

 

2. İNGİLİZ SİNEMASI

2.1. İngiltere’de Sinemanın İlk Yılları

1899’da bir stüdyo kuran ve Melies’den önce “Kuzey Kutbuna Yolculuk” filmini

çeviren William Paul sayesinde İngiliz sinemacılığı hızla gelişti. Briehton’ün fotoğrafçıları

olan Williamson ve G.A. Smith, özellikle “Bir Çin Heyetine Saldırı” filminde kurguyu ve

plan çeşitliliğini büyük bir ustalıkla kullandılar. Bu haber filmini Williamson 1900’de

yeniden derledi ve romanlaştırdı.

Yabancılar ilk defa İngiltere’de 1900’lü yılların başlarından itibaren kuruluşlarını,

sinema haline getirdiler. Bu atılım karşısında çok sayıda salon açılmaya başlandı.

İtalyan Yenigerçekçiliği’ne benzer olarak, İngiltere’de sosyalist sinema, işçi sınıfı

sorunlarıyla ilgilendi. I. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda İngiliz sineması da gerçekçiliğe

doğru bir eğilim gösterdi. 1930’larda devletin desteklediği belgesel geleneği sinemaya

hakimdi.

İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasına kadar olan dönemde İngiliz Belgesel Film

hareketi, izlenimci/gözlemci belgeseller ile dramatize edilmiş belgeseller çekti. 1939 ile

1945 yılları arasında İngiliz sineması savaşa odaklanmıştı. Bu dönemde melodramlar

yapıldıysa da belgesel tekniklerin kullanımı daha da ağırlık kazandı. 1940’lar İngiliz

sineması için yaratıcı bir dönem oldu ve Altın Çağ diye anılan dönem yaşandı.

2.2. Kota Kanunları

1918 yılında İngiliz Sinema pazarı tüm olarak Amerikalıların eline geçti. Gösterilen

yüz filmden doksanı Hollywood’tan gelir oldu; dördü sadece İngiltere’de üretiliyor, geri

kalanlar da Fransız ve İtalyan üretiminden oluşuyordu.

1919’dan başlayarak Paramount Kuruluşu, İngiltere’de stüdyolar kurmaya başladı.

Donald Crisp’in ve Fitzmaurice’in yönettiği birkaç filmlik denemeden sonra İngiliz

üretimine son verildi. Başka ülkelerde olduğu gibi İngiltere’de de çeşitli Amerikan

kuruluşlarının şubeleri açıldı. Bunların sonuncusu 1921 Martında açılan United Artists’in

şubesi oldu.

İngiltere’de Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra film yapımcılığı neredeyse ölüm

döşeğindeydi. 1920’lerin ortasında gösterime giren filmlerin çok büyük çoğunluğu Amerikan

yapımıydı. Bununla birlikte 1926 yılında İngiltere, Fransa’da üretilen 55, Almanya’da

üretilen yüz kadar ve Birleşik Devletlerde üretilen 700 kadar filme karşın ancak 26 filmle

varlığını kanıtlayabiliyordu.

1927’de çıkartılan Sinema ya da (Kota) Yasası ile filmlerin yüzde beşinin İngiliz

yapımı olması zorunluluğunu getirince durum biraz düzeltir gibi oldu. Film yapımı yirmi yıl

içinde yüzde yirmiye çıktı. Şunu belirtelim ki o sıralarda ortaya çıkan evrensel ekonomik

kriz bunun yararını da silip götürmüştür.

2.3. İngiliz Belge Okulu

. Robert Flaherty

Robert Flaherty, sessiz sinema döneminde adını duyurmaya başlamıştır. Kendi başına

çevirdiği “North of Nanook” (Kuzeyli Nanook, 1919), ve “Moana” (1924) ile ünü tüm

dünyaya yayıldı. Kuzeyli Nanuk, o zamana kadar pek tanınmayan Eskimoları balık

avlamalarından buzdan ev yapmalarına kadar hayatlarının tüm yönleriyle ele alıyordu.

Flahert daha sonra W.F. Murnau ile sesli dönemde “Tabu’yu” (1931) çevirdi. Bu filmde

egzotik yaşamın sosyal ve psikolojik yanlarını, görüntü dünyasına başarıyla yansıtan

Flaherty, daha sonra İngiltere’ye geçerek İngiliz Belge Okulu paralelinde çalışmalar yaptı.

Michael Balcon’un desteği ile “Aran’lı Adam”la (1933-1934) Okyanus’un yitik

adalarından birinin halkına ve doğasına şiirsel bir yaklaşımda bulunduktan sonra Amerika’ya

dönen Flaherty, orada toprak sorunu üzerine “Toprak”(1939-1942) daha sonra da savaşı

izleyerek “Louisiana Öyküsü”nü çevirdi.

Sinemanın ustalarından olan Robert Flaherty filmlerinde temiz, açık bir anlatıma

sahiptir.

. John Grierson

Sinema’da başlangıç yıllarından bu yana belgesel çalışmalara önem verilmiştir. Daha

bu yüzyılın başında Fransa’da Lumiere’ler, Pathe ve Gaumont kuruluşlarının, İngiltere’de

Charles Urban’ın dünyanın her yanına gönderdikleri film operatörleri, belge filmi çekip

getiriyorlar,sonradan bunlar Fransa ve İngiltere’de çoğaltılarak dünyanın her yanına

dağıtılıyordu. Ancak belge filmciliği bu türün büyük ustaları James Flaherty, Dziga Vertov

ve Joris Ivens sayesinde ve İngiltere’de belge okulunu kuran Grierson’la gerçek değerini

buldu. John Grierson’a göre belgesel film, “olanın yaratıcı bir uygulamadan geçirilmesi “dir.

Sinemanın gerçeklikle olan ilişkisi, Lumiere’den beri tartışma konusudur. Bu konuda

değişik görüşler ileri süren birçok yönetmen kendi görüşlerini uyguladıkları filmler yapmış,

hatta kimi zaman bu görüşler bir okul oluşturacak kadar güçlü olmuştur. Robert Flaherty,

Dziga Vertov, John Grierson, Paul Rotha, Vittorio de Sica, Andre Bazin gibi yönetmen ve

kuramcılar sinemada gerçekci okulun temsilcisi olarak kabul edilirler.

İngiliz belge okulunun kurucusu olan J.Grierson halkın eğitilmesi alanında pratik

bilgilendirme yolu olarak belgeselden yararlanmak gerektiğini savundu. Bu yöntemle

Grierson sokaktaki insana içinde yaşadığı toplumu ve kendisini ilgilendiren konularda bilgi

vermeyi, böylece hızlı toplumsal değişimin yarattığı kargaşayı ortadan kaldırmayı ve

insanları izleyici konumundan kurtarmayı amaçladı.

Grierson, Sovyet ve Alman belgeselciler gibi belgeseli bir propaganda aracı olarak

gördü. Kiliselerin ve okulların ellerinden kaçırdığı insanları belgesellerin bir ölçüde

yakalayabileceğini savundu.

Grierson, öncülüğünde İngiliz sinema okulu belgesellerinde propaganda yanında

estetik kaygı da önemsendi. Bununla birlikte İngiliz Sinema Okulu’nda gerçekçilik ve

toplumsallık ön planda gelir. Belgesellerde kamera Flaherty ile doğal ve pastoral, Vertov ile

güncel ve aktüel olana ,Grierson ile toplumsal olana yöneldi.

1960 yıllarının başında Fransa, ABD, İngiltere ve Kanada’da belgeselciler üç akım

çevresinde toplandılar: Fransa’da Cinema Verite, ABD ve Kanada’da Dolaysız Sinema,

İngiltere’de Özgür Sinema. Bu akımlar gerçeği kendi dramatik yapısı içinde ele alan stüdyo,

oyuncu ve öykü üçlemesinden uzaklaşmayı ilke edinmişlerdir.

1936 yılında İngiliz Belge Okulu filmlerinde, biçim ve içerik açısından farklılaşmalar

görülmeye başlar, daha önce filmlerinde egemen olan nesnel gözlemcilikten kişisel bir bakış

açısına ve anlatıya doğru bir yönelme olur. Harry Watt’ın 1936 yılında çektiği Bill Blewitt’in

Tasarrufu filminde bu değişikliği görmek mümkündür. Aynı yönetmenin “Kuzey Denizi”

(1938) filminde farklılık daha da belirginleşir. H. Watt filminde, yaşanmış olaylar ve gerçek

kişilerden yararlanarak öykülü anlatımı denemektedir.

1937 yılında Grierson ve Cavalcanti ile birlikte “İki ayrı Dünyada Yaşıyoruz” filmini

yapar. Aynı yıl Basil Wriht, Arthur Elton ve Stuart Legg ile birlikte Film Merkezi’ni kurar.

Böylelikle İngiliz Belge Okulu dağılmış olur. Şunu belirtelim ki bu okul İngiltere’de belge

filmciliğin gelişmesine önayak olmuş, sadece devlet kurumlarının değil pek çok kuruluşun

belgesel sinemaya desteğini sağlamıştır. Halkı bilinçlendirme ve bir propaganda aracı olarak

belgesel filmin oldukça geniş bir etki alanı olduğu anlaşılmıştır. Zamanla bu çalışmalar

gerçeği yansıtmak olan asıl amaçtan sapmaya başlamıştır.

2.4. Hollywood ve İngiliz Sineması

İngiltere, Hollywood'u taklit etmeye çabalamakta ve sorunlar yaşamaktaydı;bu taklit

çabası Pinewood adında bir stüdyo kurmaya kadar varmıştır. Kotayı doldumak için çekilen

filmlerin büyük çoğunluğu önemsiz çalışmalardı. Kota kanunlarının devreden çıkması veya

Hollywood yapımcılarının bu ülkedeki stüdyolarını kapatmaları İngiliz sinema sektörünü

zaman zaman durma noktasına getirmiştir.

İngiltere’de sinema sanatına yatkın birçok yönetmen ve oyuncu yetiştiği halde bu

sanatçılar kendilerini destekleyecek bir ticari desteği kendi ülkelerinde bulamamışlardır.

Alfred Hitchcock ve Charles Chaplin gibi pek çok İngiliz yönetmenin ve oyuncunun

kariyerlerine Hollywood’da devam etmesi bu yüzdendir. İngiltere’nin ABD ile aynı dili

kullanıyor olması da Amerikan filmlerinin İngiltere piyasasında kolayca kendine yer

bulmasına ve İngiliz sinema sektörünün geri kalmasına sebep olmuştur.

2.5. Günümüzde İngiltere Sineması

İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere'de sinema önemli bir gelişme gösterdi.

Yönetmen Carol Reed, bir roman uyarlaması olan “Ölümden Kuvvetli” ve konusu savaş

sonrasında Viyana'da geçen “Üçüncü Adam” adlı filmleriyle dikkat çekti. David Lean,

İngiliz yazar Charles Dickens'tan 1946'da “Büyük Umutlar”ı ve 1948'de de “Oliver Twist”i

sinemaya uyarladı.

Ünlü sinema ve tiyatro oyuncusu Laurence Olivier, William Shakespaere'den

uyarlanan Henry V. ve Hamlet filmleriyle büyük başarı kazandı. Aynı dönemde adını

duyuran bir başka oyuncu da “Taçlar ve Kalpler” ve “Altın Hırsızları” gibi komedi

filmlerinde olağanüstü oyunculuk yeteneğini gösteren Sir Alec Guinness'di. Bu filmlerin

senaryoları büyük ölçüde klasik edebiyat yapıtlarına dayanıyordu.

Yapısal olarak gerçekçi, içerik olarak hümanist filmler üreten yeni bir hareket ortaya

çıktı.

İngiliz Yeni Dalgası ya da Özgür Sinema diye anılan bu akım, Hollywood etkisinden

uzak, yeni bir akımdı. Yeni Dalgacı sinemacılar, İngiltere’de belirginleşen sınıf farklılığına

odaklanmışlardı. Bu filmler genellikle belgesel tarzda ve siyah beyaz çekiliyor, gerçek

mekânlar kullanılıyor ve oyuncu olarak gerçek şahıslarla çalışılıyordu.

1950'lerin sonlarında ve 1960'larda Fransız Yeni Dalga filmlerinin etkisiyle

İngiltere'de, çalışan insanların günlük yaşamlarını konu alan gerçekçi filmler yaygınlık

kazandı. Tony Richardson'ın “Öfke”, Jack Clayton'ın “Tepedeki Oda” ve Karel Reisz'ın

“Cumartesi Gecesi ve Pazar Sabahı” adlı filmleri uluslararası düzeyde ün kazandı. Sean

Connery'nin James Bond tipini canlandırdığı ünlü casus filmleri de aynı dönemde yapıldı.

İngiltere 1960'larda Avrupa sinema sanayisinin merkezi durumuna geldi. O dönemde art

arda birbirinden güzel filmler çekildi. Tony Richardson'ın romanından uyarladığı “Tom

Jones”, John Schlesinger'ın Thomas Hardy'nin romanından uyarladığı “Bir Aşk Yetmez” ile

“Geceyarısı Kovboyu” ve Lindsay Anderson'ın “Eğer” adlı filmleri dönemin unutulmaz

yapıtları arasındadır.

Yeni Dalga hareketi Sosyal Gerçekçilik üzerinde yükseliyordu. Kökleri 18.yy’a

dayanan Sosyal Gerçekçilik, işçi sınıfının sorunlarıyla ilgilenen ve genel olaral görsel

sanatlarda görülen bir sanat akımıdır. İdealizm ve romantizme karşı bir hareket olarak

doğmuştur. Endüstri devriminin bir sonucu olarak, yoksul kesimle zengin kesim arasındaki

farkın büyümesi ve fakir bölgelerdeki artış, Sosyal Gerçekçilerin yeni bir toplumsal bilinç

içerisinde çağdaş yaşamın acımasız gerçekleri üzerine yoğunlaşmasına neden oldu. Yeni

Dalga ile canlanan Sosyal Gerçekçilik, İngiliz filmcilerini sürekli olarak etkiledi. İngiliz

Yeni Dalda hareketi 1959 ile 1963 yılları arasında etkili oldu ve İngiliz sinemasında derin

izler bıraktı.

İngiliz Yeni Dalga hareketi 1959 ile 1963 yılları arasında etkili oldu. Bu hareket kısa

süreli oldu. Ancak İngiliz sinemasında derin izler bıraktı. İngiliz Yeni Dalgası ya da Özgür

Sinema diye anılan bu akım, Hollywood etkisinden uzak, yeni bir akımdı.

Yeni Dalgacı sinemacılar sosyalist bakış açısına sahiptiler ve İngiltere’de belirginleşen

sınıf farklılığına odaklanmışlardı.

Özgür sinemacılar, filmlerinde çalışan sınıfın problemlerini ve sosyal içerikli konuları

gündeme getirmişlerdir. Bu tutumları, 1960 yılına kadar yaptıkları tüm belgesel

çalışmalarında devam eder; 1960’larda ise yine aynı konuları ele almakla birlikte,

filmlerinde öyküleyici bir anlatıma ve daha bireysel bir bakış açısına sahip oldular.

Bu tutum değişikliğinin altında, kuşkusuz Fransız Yeni Dalgası vardır. Özgür

sinemacıların 1959 yılında Tony Richardason’ın yaptığı “Öfke” filmiyle başlayan yeni

yönelimlerini Öfke sineması olarak adlandırmak da mümkündür. Richardson’ın “Öfke”

filminde John Osborne gibi bir oyun yazarıyla çalışması diğer özgür sinemacıların da bu

tutumu örnek almalarına neden oldu.

1963 yılında ise Reisz, Albert Finney’in başrolde oynadığı “Night Must Fall” adlı

filmi yapar. Bu filminde deli, dürtülerinin esiri bir katilin öyküsünü, perdeye yansıtır.

“Morgan” adlı komedisinde ise (1965), Reisz, genç bir ressamla toplum arasındaki bozuk

ilişkiyi gözler önüne sermektedir.

Lindsay Anderson’ın 1963 yılında yaptığı ilk uzun metrajlı çalışması, “Sporcunun

Hayatı”nda Richardson ve Reisz’in bu dönem yaptıkları filmlerle parelellik içinde yine

öfkeli genç adamı konu alır.

Linds Anderson’ın farklı bir toplumsal kesimi ele alan “Eğer” (1968), adlı çalışması

Özgür sinema özellikleri taşıyan son filmdir. Anderson bu filminde İngiltere’deki devlet

okullarını eleştirmektedir. Bu konu değişikliğinde 1968 yıllarının toplumsal ortamının etkisi

vardır. Anderson filminde, okuldaki bozuk sisteme başkaldıran bir grup öğrencinin

ayaklanmasını konu almaktadır.

Sonraki yıllarda bu yönetmenlerden yalnızca Anderson, “O Lucky Man” (1973) ve

“Britania Hospital” (1982) gibi filmleriyle eleştirel tavrını sürdürmeye devam etmiştir.

Karel Reisz ve Tony Richardson ise Hollywood’a giderek ticari açıdan başarılı “The

French Lieutenant’s Woman” (1981) ve “Blue Sky” (1993) gibi filmler yapmışlardır.

 

ÖĞRENME FAALİYETİ–3

Uygun ortam sağlandığında Almanya’da sinemanın doğuşu, gelişimi, dönemin önemli

yönetmen ve oyuncularını tanıyarak öğrenebileceksiniz.

Bu faaliyet öncesinde yapmanız gereken öncelikli araştırmalar şunlar olmalıdır:

. Alman dışavurumculuğu hakkında bilgi toplayınız.

. Nazi Almanyasında sinemanın gelişimini araştırınız.. Ünlü

Tanıma işlemleri için internet ortamı ve iletişim fakültelerinin sinema bölümlerini ve

sinema ile ilgili bilgileri bulabileceğiniz kitapçıları gezmeniz gerekmektedir.

Bulduğunuz bilgileri arkadaş grubunuzla paylaşınız.

3. ALMANYA SİNEMASI

3.1. Almanya’da Sinemanın Öncüleri

Tanınmış aktörlerden biri olan ve sinema sanatına karşı ilgi duyan Paul Wegener,

Danimarka sinemasının estetik ölçülerinden ve Reinhardt’ın tiyatro eserlerinden etkilenerek

1913 yılında “Prag’lı Öğrenci” adlı filmi tasarlar. Yönetmenliğini Danimarkalı Stellan

Rye’nin üstlendiği bu film o dönem tiyatro ve edebiyatta çok tutulan bir tema olan çift yada

iki kişilikli olma fikrini geliştirerek Alman hayâli öykülerini ve bu öykülerdeki romantik

kader atmosferini yeniden ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Şeytani doğaüstü güçlerin

kararsız çaresiz insanlar üzerinde kullanılması 1920’lerin pek çok filminin konusunu

oluşturmuştur.

1920 yılında Wegener, “Golem”i yönetir. Bu filmde Prag’daki Yahudi gettosu,

binaları eğik duvarlarıyla mimari açıdan başarıyla gerçekleştirilmiştir.

Paul Wegener, “Alders Kralının Kızı”, “Hamelin’in Kavalcısı”, “Gölgesini Kaybeden

Adam” gibi daha başka bir düzine kadar romantik-fantastik tarzda film yapar. Ayrıca 1916

yılında Otto Rippert tarafından yapılan altı bölümlük “Homunculus” filmi de benzer temayı

işleyen, dışavurucu eğilimde bir filmdir.

Wegener gibi Reinhardt’a bağlı çeşitli tiyatro gruplarından gelen ve sonraları

sinemaya geçerek Alman sinemasının doğmasına katkıda bulunan aktörler, yapımcılar ve

dekorcular büyük ölçüde Reinhardt’ın tiyatro anlayışından etkilendikleri için yaptıkları

filmler de onun izlerini taşımaktadır. Alman sinemasının ilk sanatsal örneklerini oluşturan

filmler, sinemada Ekspresyonizmle sonuçlanan akımı başlatmıştır. Bu akımın sinema

sanatında tam anlamıyla ortaya çıkışı 1919’da çevrilen “ Dr.Caligari’nin Muayenehanesi” ile

olur.

Robert Wiene, Dr.Caligari’nin Muayenehanesi’nden sonra Ekspresyonist tutumunu

devam ettirdiği “Hakiki” (1920) ve Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sından uyarladığı

“Raskolnikov” (1923), filmlerini yapmış ama Caligari’deki başarısına ulaşamamıştır.

Garip bir izlenim veren başka bir film de Amekrikan kökenli yönetmen Arthur

Robison’un Rudolf Schneider’in senaryosu ve Albin Gdau’ın dekorları, Fritz Arno

Wagner’in çekimleri, Ruth Weyher, Frittz Kortner, Gustav von Wangenheim, Alexander

Granach ve Fritz Rasp’ın oyunlarıyla gerçekleştirdiği “Gölgeler”(1922) filmidir.

Gölgeler, sadizme ve kişiliklerin psikolojik deformasyonlarına kadar ulaşan bir

kıskançlık öyküsüdür.

3.2. Alman Dışavurumculuğu

1900’lü yıllarda Fransa, Rusya, İsveç, Norveç, Çekoslovakya ve Polonya ile tek tük

İngiltere ve Amerika'da görülen bu akım gerçek anlamda kendini tüm sanatlardaki

gelişmesiyle Almanya’da göstermiştir. Normal olanın dışına taşan, insanın bilinçaltındakileri

dışarı taşıması, yansıtması olarak söyleyebileceğimiz bu akım dilimizde ifadecilik,

anlatımcılık, kendilikçilik, ruhsal yaşantının içerikleriyle, tinsel içerikleri dile getiren çağdaş

sanat akımı olarak karşılık bulur. Öncelikle resimde görülmüş, daha sonra heykel, mimari,

edebiyat, tiyatro ve müziğe yansımıştır. "Duygusal tepkileri yansıtmak amacıyla çizgi ve

rengin doğadan bağımsız kılınarak oldukça özgür bir biçimde kullanımıyla, kalın boya

hamuru yoğun renk, karşıt değerler ve biçim bozma resimde kullanılan Ekspresyonist

üsluptur”. Diğer adıyla "Ekspresyonizm" olarak da bilinen Dışavurumculuğun resimdeki

temsilcisi Picasso'dur.

Dışavurumcu akım en çok Almanya'da talep görmüştür. Bunun temelinde de Germen

ülkelerinin yaşadığı toplumsal bunalımlar ve baskı rejimlerinin etkisi vardır. Halk ve aydın

kesim bastırılmış, sindirilmiş duygu ve düşüncelerini dışavurumcu (Ekspresyonist) bir tarzda

sanata yansıtmışlardır. Bir başkaldırının meyvesidir dışavurumculuk.

1919–1939 yılları arasında Almanya’da Alman dışavurumcu akımının etkisi ile

Dışavurumcu Alman sineması ortaya çıkmıştır. Dışavurumculukta gölgeli bir ışıklandırma,

gerçeküstü bir dekor, yapay rol yapma ve gerçek olmayan bir dünyada gezinen kameranın

aşırı üslubu dikkat çeker. Filmlerde kaba ve barbar görüntüler hâkimdir. Ölüm ve düşük

yaşama ilişkin nesnelerle beraber, savaşın kızıştırdığı umutsuzluk ve erime bu dönemin

konularıdır. Daha iyi bir dünya düşlenir. Bu düşle birlikte "Gerçekçilik" bir kenara

bırakılmış, soyut ve metafizik olana yönelinilmiştir. Görsel anlatım güçlüdür. Güncel hayat

dikkate alınmamış ve "BEN” in derinliklerine inilmeye çalışılmıştır.

Bu dönemde fantastik dünyaya ışık tutan belli başlı filmler şunlardır:

. Prag'lı Öğrenci (1913)-Yön:Stellan Rye

. Golem (1914) -Yön: Henrik Galeen

. Homunculus (1916) -Yön:Otto Rippert

. Doktor Kaligari'nin Muayenehanesi (1919) - Robert Wiena vs.

Bunlardan Robert Wiena tarafından yönetilmiş olan Doktor Caligari’nin

Muayenehanesi, Dışavurumcu sinemanın başlangıcı kabul edilir. Psikolojik filmlerin ilk

örneğidir. Psikolojik filmlerin ilk örneği olarak kabul edilen bu filmin senaryosu Karl Mayer

ve Hans Janwitz tarafından yazılmıştır. Filmde Dr. Caligari adlı birinin "Cesare" adlı bir

genci hipnotize edip ona cinayetler işletmesi anlatılır. Film "Öznelliğin" beyaz perdedeki

yüzüdür. Görsel bir şöleni andıran filmde insanların öfke, şiddet, sevinç gibi duyguları

dekorda yer alan simetrik şekillerle anlatılmaya çalışılmıştır. "Kısaca Ekspresyonist Sinema

"BEN”in derinliklerine inmiş, görüneni görünür kılmış ve kompleksleri ve kötülükleri

görüntülemiştir." İnsan içine ayna tutmuştur.

3.2.1. Friedrich Murnau

1889’da doğan Murnau kadar hiç kimse Marjinal” sözcüğünü hak etmemiştir. 24

yaşında “Aşk Ölümden Soğuktur” (1969) isimli ilk uzun metrajlı filmini yaptıktan sonra

Flaherty ile birlikte gerçekleştirdiği son filmi “Tabu”yu bitirdikten sonra 1931 yılındaki

ölümüne kadar pek çok film çekmiştir. Bunlar arasında “Janus’un Kafası” 1920, “Vogelöd

Şatosu” 1921, “Nosferatu” 1922, “Kavrulan Toprak” 1922, “Hayalet” 1922, “Sonuncu

Adam” 1924, “Tartuffe” 1925, “Faust” 1926, Amerikada çevirdiği “Şafak” 1927, “Dört

Şeytan” 1928 ve “Tabu” 1931 sayılabilir.

Üniversitede Felsefe Tarihi ve Edebiyat okuyarak geniş bir kültüre sahip olan Murnau,

kısa sürede sinema dilinin değerini anladı. Lang ve Paul Leni gibi sinemada dışavurumcu

deneyini vurguladıktan sonra sesli sinemanın ortaya çıkışıyla birçok büyük yönetmenin

yöneldiği yeni gerçekçilik akımına ilerici bir geçiş yaptı.

F.Murnau sadece film yönetmeni değildi, aynı zamanda oyuncu, kameraman, besteci,

tasarımcı, editör, yapımcı ve tiyatro yöneticisi idi. Dur-durak bilmez bir enerji ve disiplinle

çalışırdı. Oyuncuları ile arasında ailevi bir bağ kurmayı ve uzun süre aynı oyuncularla

çalışmayı severdi.

3.2.2. Fritz Lang (1890–1976)

Avusturyalı yönetmen, senaryo yazarı, film yapımcısıdır. Mimar bir babanın oğlu

olarak Viyana'da dünyaya geldi. Viyana 'da Mimarlık ve resim eğitimi alırken dünya turuna

çıktı, ardından eğitimini Paris ve Münih sanat akademilerinde sürdürdü.

Gönüllü olarak katıldığı I.Dünya savaşında yaralandıktan sonra döndüğü Viyana'da

film senaryoları yazmaya başladı. Daha sonradan Alman UFA stüdyolarında çalışmaya

başlayan Lang, Alman Expresyonist (Dışavurumcu ) sinemasının yükselişiyle kısa sürede bu

akımın en önemli yönetmenlerinden biri konumuna geldi.

İki bölümlük “Dr. Mabuse” (1922) insanları hipnotize ederek suçlar işleyen bir cani

olan Dr. Mebuse'un hikâyesini anlatan psikolojik gerilim filmidir.

Film dışavurumcu sinemanın en önemli eserlerinden biri olurken yönetmenin

toplumsal sorunlara olan kaygısını da gösteriyordu. Ardından Alman halk destanı Die

Niebelungen (1924) ve bilim-kurgu türünün ilk örneklerinden sayılan Metropolis’i (1927)

yönetti. Metropolis, gelecekteki bir şehirde insanların yaşamından kesitler sunuyordu. O

dönem için rekor denilebilecek bir masrafla çekilen film, sinema dili açısından birçok yeni

teknikler kullanarak büyük bir başarı kazandı. Filmin bu başarısı ve konusunun çekiciliği

yükselişte olan Nazi hareketinin de ilgisini çekti. Dr. Mabuse'un ve Metropolis'in Nazilerin

hayranlığını bu denli kazanması üzerine Nazi olmadığını açıklamak istercesine yönetmen,

Dr. Mabuse'ın vasiyeti (1932) filmini çekti.

Film Nazi propaganda bakanı Joseph Goebbels tarafından yasaklanmasına rağmen,

Fritz Lang'a hayranlık duymaya devam eden Naziler ona Devlet Sinema Müdürlüğünü

önerdiler. Ancak Lang, Fransa'ya kaçarak bu öneriyi reddetmiş oldu. Fakat karısı, Thea von

Harbou ondan boşanarak Nazi Partisine katıldı.

Dr. Mabuse'ın vasiyeti öncesi 1931 yılında çevirdiği “M” (Fritz Lang's M ) ilk sesli

film çalışmasıdır. Filmin başrolünde çocuk katili rolünde ünlü Alman oyuncu Peter Lorre’yi

oynatmıştır. Kara Film türünün en iyi örneklerinden sayılan M, Nazilerin iktidara gelmesi

öncesi Alman toplumunun sokakta yaşadığı gerginliği ustalıkla yansıtıyordu.

Fransa'dan sonra Amerika'ya geçen Lang MGM stüdyolarında çalışmaya başladı. 1936

yılında çevirdiği Fury (Öfke), maden işçilerinin dünyasında geçmektedir.1937 yılında ise

You Only Live Once (Günahsız Katiller) adlı filmi çevirdi, Western türünde de eserler veren

yönetmenin Frank James’in Dönüşü (1940), Çöl Devreleri (1941) filmleri bu türe örnektir.

Senaryosunu Berthold Brecht'le birlikte yazdıkları “Cellatlar da Ölür” filmini 1942’de

çevirmiştir. 1950'ler boyunca Hollywood'da çalışma zorlukları yaşayan Lang, Almanya'ya

dönerek son Dr. Mebuse filmini 1960 yılında Almanya'da çekmiştir. Jean-Luc Godard'ın

1963 yapımlı “Nefret” adlı filminde kendisini oynadı.

Resim 3.4: Lang’in “M” filminden bir sahne

Son yıllarını Amerika'da gözleri görmez bir şekilde geçiren Lang, 1976 yılında

Hollywood'da öldü.

F.Lang’ın önemli filmlerişunlardır:

. Harakiri (Madame Butterfly) (1919)

. Dr.Mabuse, der Spieler - Ein Bild der Zeit (1922)

. Nibelungen: Siegfried, Die (1924)

. Nibelungen: Kriemhilds Rache, Die (1924)

. Metropolis (1927)

. M (Lanetli M) (1931)

. Fury (Öfke) (1936)

. Scarlet Street (1945)

3.3. Nazi Almanyasında Sinema

Naziler, film sanatını istedikleri doğrultuda kullanılabileceğini çok çabuk kavradılar.

Maskelerini takarak, politik olmayan eğlenceli filmler ve sözde tarihi olaylara dayanan

filmler yaptırmaya başladılar. 1935’de Hans Steinhof, “Yaşlı ve Genç Kral” filmini çekti. Bu

film aslında UFA’nın daha 1922’de yaptığı “Fridericus Rex” filminin kopyasıydı. Pek çok

komedi filmi ve operet çekimleri, Nazilerin “eğlendirerek kuvvet toplama” görüşlerinin

sinema uzantısı oldu. Bu filmlere imza atan yönetmenler, sinema sanatına hiçbir katkılarının

olmadığını biliyorlar, rejimin propagandasına dolaylı yoldan hizmet ediyorlardı.

Bütün bu Nazizm yıllarda sadece bir tek kişi, belgesel film çekimleriyle, o da rejimin adamı

olmakla birlikte Almanya’nın gelecek kuşaklara adından söz ettirebileceği bir sinemacı

olarak sivriliyordu.

Leni Riefenstahl, önce “Dağ” filmlerinde oyuncu olarak başladığı sinema kariyerinde,

25 yaşında kendi filmini çekiyordu. Hitler’le tanışıp onun özel övgüsünü alan Riefenstahl,

rejimin propaganda filmlerini çekmeye başladı. “Sieg des Glaubens”(İnancın Zaferi), 1933

Parti Kongresini, “Triumph des Willens”(Azmin Zaferi) filmi de 1935 Parti Kongresini konu

alıyordu. Çektiği filmler, parti emriyle çekilmiş de olsa, sinema sanatı işin içine giriyor ve

yetenekli bir yönetmeni haber veriyordu.

1936 Olimpiyatları için çektiği “Fest der Völker” (Halkların Bayramı) ve “Fest der

Schönheit” (Güzelliğin Bayramı), bir sinema filmi tadındadır.

Alman sinemasının o yıllarını değerlendirenler, Riefenstahl’ı, Nazi döneminin

yönetmeni olarak yargılamışlardır.

Alman sineması, propaganda bakanı Joseph Goebbels'in ellerinde oldukça kötü bir hâl

almıştı. İngiliz ve Amerikan filmleri yasaklanmıştı. Goebbels'in eleştiriyi yasaklaması

sonucu hiçbir Alman filmi eleştirmenler tarafından kötü olarak nitelendirilmemiştir.

Hitler yönetimiyle ters düşen ve Nazi propagandasına alet olmayan sinemacılar çeşitli

baskılara maruz bırakıldı, ünlü birçok yönetmen ülkesini terk etmek zorunda kaldı.

Savaş dönemi propaganda filmlerinin en büyüğü ve en ustaca çekilmiş olanı, hiç

kuşkusuz, Pearl Harbor öncesi Amerika'ya, daldığı uykudan silkinip Avrupa'da neler olup

bittiğine dikkat etmesi çağrısı yapan “Casablanca” idi. Pearl Harbor'dan sonra Amerika

kendi ordusu hakkında propaganda filmleri çekmeye başladı ve İngiltere gibi halkın moralini

yüksek tutmak amacıyla komediden oldukça yararlandı. Lubitsch'in muhteşem filmi “To Be

or Not to Be” çok ustaca yapılmış bir anti-Nazi propagandasıydı.

3.4. Yeni Alman Sineması

3.4.1.Herzog ve Sineması

Yeni Alman Sineması'nın diğer yönetmenleriyle karşılaştırıldığında Herzog kendi

ülkesinden ziyade İngiltere, Fransa ve Amerika'da daha popüler olmuştur. Kendinin ele

aldığı konular arasında, gerçek mutluluğun, gerçek dünyada yaşayacak gerçek insanların

oluşmasını sağlayacak tek çıkış noktası olarak gördüğü; yüksek ideallerin ve sosyal

geleneklerin çöküşü gibi konuları ele almıştır.

Herzog'a göre sinema,"Bilginlerin değil,cahillerin sanatıdır." Dehşet veren

manzaralarından ve akıl almaz kahramanlarından etkilenen bazı kişiler onu, yaptığı işin

müdavimi eden yüce ve gizemli bir şiir olarak; diğerleri ise onu mistik, filmlerini de tepki

çeken, lakayıt ve safça bir romantiklik olarak görür.

Çoğu belgesellerinde olduğu gibi, Herzog'un biyografisi de gerçeğin ve fantazinin bir

karışımıdır. Fulbright bursuyla gittiği Pittsburg Üniversi'de tarih, edebiyat ve drama okurken,

kısa bir zaman için bir televizyon kanalında iş bulmuş, bir süre sonra da okulu bırakmış ve

yapacağı filmi düşünmeye başlamıştır.

1979 yılında Münih'ten Paris'e, hasta olan Lotte Eisner'i görmek için

yürümüştür."Hacca gitmek" olarak nitelendirdiği bu yolculuğun bir güncesini tutmuş, adını

"Buz Üstünde Yürümek" koyduğu bu çalışmayla 1979 da Rausier edebiyat ödülünü

kazanmıştır.

Ünlü Film yapımcısı dikkatleri ilk olarak 1960'lı yılların ortasında yaptığı kısa

filmlerle (ilk kısa filmi "Herakles" 1962) ve 1964 yılında ilk senaryosuyla Carl Mayer

ödülünü aldığı daha sonra 1968 yılında onu ilk uzun metrajlı film yaptığı,"Hayattan İşaretle"

(Bundes film ödülü) ile çekti.

Bir yazar ve yönetmen olarak çok kışkırtıcı filmlerden oluşan serilere imzasını attı.

Bunların arasında, gizemli çöl yolculuğu "Fata Morgana", oyuncularını üst seviyede bir

uyurgezerlik performansına ulaştırmak için hipnotize ettiği, belki de en iyi ve nefes kesici

filmi "Camdan Kalpler"'i sayabiliriz.

Herzog,"Herkes Kendine, Tanrı da Hepimize Karşıdır" adlı filminde, 1820 yılında

Nuremberg caddelerinde amaçsızca dolaşırken tesadüfen bulunan, karanlık bir bodrum

katında büyümüş garip bir adamın gerçek hikâyesini oynaması için, hayatı boyunca akıl

hastahanelerinde ve hapishanelerde kalan Bruno S. adlı bir kişiye rol veren bir yönetmendir.

Birçok kişiye göre de Herzog'un en iyi filmi budur. Herzog'a 1975 yılında Cannes özel ödülü

ve federal film ödüllerini getirmiştir.

Herzog'un en popüler filmlerinden olmasına rağmen ona doğrudan bir başarı

getirmeyen filmi: “Aguirre: Tanrı'nın Gazabı” (1972), Peru'nun ormanlarında çok zor

koşullar altında çekilmiştir. Film, Klaus Kinski tarafından oynanan psikopat bir fetihçinin,

göz korkutma ve cinayet yoluyla fetih grubunu ele geçirmesi ve El Dorado'yu bulmaya

çalışmasını konu alır. “Aguirre”, Herzog'un en iyi filmlerinden biridir.

Herzog filmlerinin en kemikleşmiş özelliği, inanılmaz manzaralar ve şaşırtıcı

görüntülerdir. George Bunchner'in klasik oyunundan uyarlama eseri, “Woyzcek” (1978),

Murnau'nun Dracula efsanesinin klasik versiyonuna saygı filmi “Nosferatu” (1979),

“Fitzcarraldo” (1982), “Hayallerin Yükü”, uluslararası başarısı “Yeşil Karıncaların Hayal

Ettiği Yerde” ve gene Kinski ile çalıştığı “Kobra Verde”… Hepsi birer başyapıt

niteliğindedir. Bu başarısının temelinde Herzog'un belgeselci olması yatar.

Yeni Alman Sineması'nın diğer yönetmenleriyle karşılaştırıldığında Herzog kendi

ülkesinden ziyade İngiltere, Fransa ve Amerika'da daha popüler olmuştur. Kendine dert ettiği

konular arasında varolan anlamlarına sertçe imalar gönderdiği sosyal kayıp ve toplumların

yanında, gerçek mutluluğun, gerçek dünyada yaşayacak gerçek insanların oluşmasını

sağlayacak tek çıkış noktası olarak gördüğü, yüksek ideallerin ve sosyal geleneklerin

çöküşünü de sayabiliriz.

Herzog, "Alman sinemasının kâhini" olarak tanınmakta, sinemanın, aklın değil,

ahenklerin sanatı olduğunu iddia etmektedir. Halen, gazeteci olan ve filmlerinin başrollerini

üstlenen karısı Marta Groman ile Münih'te yaşamaktadır.

 

4. İTALYA’DA SİNEMANIN DOĞUŞ VE

GELİŞİMİ

4.1. İtalya’da Sinemanın İlk Yılları

1908 yılı İtalyan sinemasının gerçek doğuş tarihi olarak kabul edilebilir. Belgesel

filmler bir yana tarihsel gösteri türünün prototipe’ini oluşturan “Pompei’nin Son Günleri”,

bu tarihte çekilmiştir. İtalyan sineması daha başlangıç yıllarında bile Fransız sinemasına

karşın hem sokaktaki adama hem de aydın ve seçkinlere seslenebilir bir nitelik kazanıyordu.

Ünlü yazarların sinemaya uyarlanması yöntemi getirilmiş böylece de Homer ve Dante

gibi şairler, Shakespeare gibi oyun yazarları, Baba ve oğlu, Dumas’lar gibi romancılar

gündeme getiriliyordu. Bu türün başyapıtları “Quo Vadis” ve “Cabiria”dır.

Giuseppe di Luguoro, 1909’da Dante’den “İlahi Komedya”nın “Cehennem”

bölümünü sinemaya getirirken ertesi yıl Paztrone “Truva’nın Düşüşü”nü çekti. 1910’da

“Borgia’nın Ziyafeti”, “Kral Lear” ve “Kral Arthur” gibi filmlerle de ününü arttırmıştır.

1910’ların en ünlü filmleri Torino’da Maggi’nin çevirdiği “Bombacı Rolland” ve

Pastrone’nin çevirdiği Truvanın Düşüşü önemli filmlerdir.

İtalyan sineması Fransa’da ortaya çıkan “film d’art” ve “güldürü filmleri” gibi dramlar

ve bölüklü filmleri de kendi bünyesine uygun biçimde kullanmıştır.

1903 yılında İtalyanlar ilk güldürü filmini yaptı. Ambrosio’nun “Bir Yıllık bebek”,

Alberto Giaccone’nin “Kötü Dostun Olacaksa Yalnız Kal Daha İyi.” gibi filmler örnek

olarak verilebilir.

1909 yılında İtalya Film Kurumu Torino’da gerçek sinema güldürüsü olarak Cretinetti

(Budalacık) tipini ortaya attı. Bu tipi yaratan 1905’ten beri Fransız sinemasında “Boireau” ve

“Groubille” tiplerinin yaratıcısı Andre Deed’dir.

Yaratılan güldürü tiplerinin sanatçıları filmlerde yalnız oynamakla kalmıyor

konularını da kendileri buluyor ve filmlerini kendileri yönetiyorlardı. Birinci Dünya

Savaşı’nın gelmesiyle İtalya’da güldürü türü sona erdi. Bir anlamda İtalya’da güldürü

türünün en çok tutulduğu dönem savaş öncesi dönem olmuştur.

4.2 .Mussolini Döneminde Sinema

Mussolini, iktidara geldikten sonra İtalyan filmlerine önem vermeye başladı. İtalyan

Faşizmi her tür film yapımcısına Hitler’in Nazizminden daha fazla hoşgörülü oldu. Bu

yüzden çok az film yapım ustası göç etti. 1920’lerin sonlarından itibaren İtalyan Faşistleri

filmin propaganda gücünün farkına vardılar ve bir dizi devlet yardımı ve sansürüyle daha

fazla kontrol oluşturdular. Tüm eğitsel yapım etkinliklerini LUCE adıyla bir yetkide

topladılar. Faşistler haber filmlerinin üretim ve dağıtımını kontrolleri altına aldılar. 1937’de

Mussolini, Roma dışında Cinecitta adında onaltı yeni stüdyolu bir kompleks yaptırdı. Bu

kompleks İtalyan Hollywood’u hâline geldi. 1930’ların ortasında hükümet yönetmenleri

eğitmek için Centro Sperimentale adıyla bir film okulu açtı. Hükümetin desteğiyle film

yapımı patladı ancak 1931’de yaşanan büyük bunalım, konulu filmlerin sayısını düşürdü.

İtalyanlar ilk sesli filmlerini 1930 yılında tamamladılar. Yeni teknolojiye ayak

uydurmaları çok zor oldu. Faşistler film yapımında para getirecek her türlü riski garanti

ettiklerinden faşistlerden yüzlercesi bir anda film yapımcısı olmaya ilgi duydular. Yeni

yapımcılar esas olarak komedi, tarihi epikler olmak üzere standart türlere konsantre oldular.

4.3.Dünya Savaşı Sonrası Sinema ve Yeni Gerçekçilik Akımı

Sinemanın önemli kuramcılarınıdan Andre Bazin, İtalyan Yeni Gerçekçiliğini

açıklarken, İtalya’daki gerçekçilik çabalarının aslında faşist dönemden itibaren gelişmeye

başladığını, 1940’ların ortalarında ise doruğa ulaştığını söylerler. Faşist hükümet döneminde

zor da olsa gelişmeye başlayan İtalyan gerçekçiliği örneklerini Blasetti, Mario Soldati,

Lattuada, Rossellini, de Sica visconti gibi yönetmenlerin yaptığı filmlerle çoktan vermeye

başlamıştır.

1945 sonrası İtalya’da doğmuş olan bu akımda sinema yeni bir boyut kazandı. Yeni

Gerçekçi yönetmenler kamerayı sokağa taşıyarak anti-stüdyo görüşünü oluşturdular.

Hollywood ışıklandırmasını göz ardı ederek yerleşim yerinde doğal ışığı kullandılar.

Melodramlar bir kenara bırakılarak savaştan sonra zarar görmüş ülkelerin sokaklarına

yöneldiler. Kamera ile en iyi şekilde eldeki anın gerçeğini yakalamaya çalışırlarken aktör ve

aktrisler de “doğaçlama” yolunu seçtiler. “Çerçeveleme ve kamera hareketi” 1930’lara doğru

yerini esnek ve serbest kamera hareketlerine bıraktı.

Yerleşimdeki doğal sesleri kayıt etmek imkânsız olduğundan diyalog, müzik ve sesler

sonradan ekleniyordu. Öykü bırakılarak hayatın acı tecrübesine yakınlık kural haline geldi.

Hikâye örgüsü olmaksızın bir olay olduğu gibi görüntüleniyordu. Fakirlik, işsizlik, savaş

sonrası ekonomik kaos ve belirsizlik filmlerin başlıca ögeleriydi. Filmlerde son yoktu ve

gelecek belirsizdi.

İtalya'nın o günkü tarihsel koşulları nedeniyle insanların içine düştükleri trajedi ve

boşluk filmlerde yaratılan boşluğun getirdiği acı ve belirsizliğe yansıtılmıştır.

Yeni Gerçekçiler Jean Renoir’in şiirsel realizmine yöneldiler. Yeni gerçekçiliğe göre

film genel erkek ve kadınla uğraşmalıdır. Gerçek hayat oluşumlarında kapıların dışında

çekimler yapılmalı bir belgeselle aynı tarzda olmalıdır. Yeni gerçekçi yönetmenlerin amacı

bir anti-stüdyo görüşüydü. Hollywood ışıklandırmasını göz ardı ederek doğal ışığı

kullandılar. Savaştan zarar görmüş ülkelerinin sokaklarına yöneldiler. Kamera ile en iyi

şekilde eldeki anın gerçeğini yakalamaya çalışırken aktör ve aktrisler de doğaçlama yolunu

seçtiler. Ancak Yeni Gerçekçiler hiçbir zaman tam olarak geçmişle bağlantılarını

koparmadılar.

Yeni gerçekçiler için gerçeğin iki durumu vardır. İlki fakirlik, işsizlik, ekonomik kaos

içindeki savaş sonrası İtalyası tüm karekterlerin eylemlerini tanımlıyordu. İkinci durum ise

belirsizliktir.

Bu akımın belli başlı yönetmen ve filmleri şunlardır:

Luchino Visconti: Postacı Kapıyı İki Kere Çalar/ Yer Sarsılıyor

Roberto Rossellini: Roma Açık Şehir/Hemşeri /Almanya Sıfır Yılı

Vittoria de Sica: Boyacı ya da Kaldırım Çocukları/Bisiklet Hırsızları

 

4.3.1. Roberto Rosselini (1906–1977)

Yeni Gerçekçilik’in babası sayılan Rosselini savaş sonrası İtalya’sında, İtalyan

ulusunun savaşa katkısını ve Nazilere karşı direnişini anlatan filmlerle sinema kariyerine

başladı: “Roma Açık Şehir”, “Hemşehri” ve “Almanya”, “Sıfır Yılı”. Bu savaş üçlemesi

Rosselini’nin yolunu açtı. Filmler büyük ilgi görünce dönemin büyük oyuncularından Ingrid

Bergman’dan gelen bir mektup, hayatının akışını da sinema yolculuğunu da değiştirdi.

Bergman Hollywood’un birbirine benzeyen filmlerinden sıkılmıştı ve işbirliği teklif

ediyordu. Rosselini-Bergman beraberliği, hem özel hayatta hem de sinemada devam etti. İlk

film “Stromboli” başarısız olmasına rağmen ikinci filmi de yaptı, “Korku”. Bu film de gişe

başarısı sağlayamadı ama sinema çevreleri filmi çok beğendi. Rosselini büyük prestij

sağladı.

Rosselini-Bergman çiftinin ayrılmasından sonra yönetmenin üçüncü döneminde

Hindistan vardır. Bu ülkeyi gezen yönetmen “Hindistan” adlı filmi çeker. Ardından “Rovere

Generali” ile yeniden gişe yapar. Sahte bir generalin öyküsünü anlatan bu filmin ardından

çektiği “Roma’da Bir Geceydi” adlı filmi ile savaşa bakışını sürdürür, “Vanine Vanini” ile

tarihsel bir dramı işler. Ama asıl üçüncü dönemi 14. Lui’nin İktidarı Alışı ile başlayacaktır.

Rosselini sonraki yıllarında kendini sinema eğitimine ve öğretimine adar, TV

dizileriyle ilgilenir.

4.3.2. Vittorio de Sica (1901–1974)

İtalyan sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri ve filmlerde çizdiği

kompozisyonlarla geniş kitleler tarafından tanınan bir oyuncuydu. 1939 yılında sinemaya

başladığında, ilk filmi “Kaldırım Çocukları” oldu. O yılların İtalyan Yeni-Gerçekçilik akımı

gibi o da sokağa eğilmişti ve ne olup bittiğine bakıyordu.

Ünü, “Bisiklet Hırsızları” filmi ile doruğa çıktı. Bu film, çalışmak için bisiklete

ihtiyacı olan bir babanın işinin ilk gününde onu çaldırmasını ve oğluyla Roma sokaklarında

bisikletini aramasını konu ediniyordu. 2. Dünya Savaşı sonrası yoksulluk içindeki Roma

sokaklarına ayna tutan film özellikle dramatik sonuyla dikkat çekti. De Sica’nın diğer

filmleri “Kaldırım Çocukları” “Milano Mucizesi”, “Napoli Altını”, “Termini İstasyonu”,

“Çatı”, “İki Kadın”, Umberto D, Dün-Bugün-Yarın, İtalyan Usulü Aşk, Güneş Çiçeği’dir.

Sica’nın son filmi, Sophia Loren’e başrol oynattığı Yolculuk oldu.

4.3.3. Luchino Visconti (1906–1976)

Soylu bir ailenin yedi çocuğundan biri olarak dünyaya gelen Visconti, sınıfsal

çatışmaları, çelişkileri beyaz perdeye en estetik biçimde aktarabilen, dünyanın en büyük

yönetmenlerinden, ustalarından biridir.

İtalyan Yeni-Gerçekçilik akımının önde gelen isimlerinden olan Visconti’nin Yedinci

Sanat’a kazandırdığı başyapıtları şunlar: Senso, Beyaz Geceler, Rokko Kardeşler, Yer

Sarsılıyor, Tutku, Leopar, Yabancı, Büyük Ayının Soluk Yıldızları, Lanetliler, Venedik’te

Ölüm, Ludwig, Masum, Yitik Zamanı Ararken, Sihirli Dağ adlı filmlerdir.

 

4.4. 1960’dan Günümüze İtalyan Sineması ve Yönetmenler

4.4.1. Frederico Fellini

Bir tatil kenti olan Rimini’de 1920 yılında doğdu. Kendisinin doğumundan sekiz yıl

önce, 1912 yılında İtalyan Sineması’nda kayda değer film olan Enrico Guazzini’nin Roma

İmparatorluğu’nun iç çatışmalarını anlattığı “Quo Vadis?” filmiydi.

İtalyan sinemasındaki önemli gelişmeler Birinci Dünya Savaşı ve Mussolini

sonrasıdır. Ama 1930’ların başından 1940’lara kadar, Almanya’da olduğu gibi, İtalyan

Faşizmi de sinemaya büyük önem verdiğinden propaganda filmleri yapılıyordu.

Bu dönemde Deneysel Sinema Merkezi kuruluyor, sinema dergileri yayınlanıyordu.

İtalya’da ulusal sinema bilincinin oluşturulmasına dönük faaliyetler arttırılıyordu.

Federico Fellini 1938 yılında Floransa’ya giderek haftalık bir mizah dergisinde ve

bilimkurgu çizgi romanlarında çalışmaya başladı. Bir yıl sonra gazeteci olma hayaliyle

Roma’ya gittiğinde, yaşamını çizdiği karikatürleri lokantalarda satarak sürdürdüğü sıralar

oyuncu Aldo Fabrizi’yle tanıştı. 1940’ta haftalık hiciv dergisi Marc’Aurelio’nun yayın

kuruluna girdi. Böylece çevresi de gitgide genişliyordu. Sinemayla ilgili kurumlar gitgide

devletin etkisinden sıyrılıp muhalif çizgide filmler yapılmaya başlanınca sansür kurulu

işletildi.

Luchino Visconti’nin “Tutku” adlı filmi sansürleneceği söylentisi daha çok izleyici

topluyor ve bu durum İtalyan Yeni Gerçekçilik’in doğuşunu sağlıyordu.

1944’te Müttefiklerin Roma’yı ele geçirmesinden sonra açtığı Funny Face Shop

(Neşeli Yüzler Dükkânı)’ta gelip geçen askerlerin karikatürlerini çiziyor ve seslerini

kaydediyordu. Burada yönetmen Roberto Rosselini’yle kurduğu dostluk ilişkisiyle 1945

yılında Roma, Açık Şehir filminin senaryosunun yazımına ve yapım çalışmasına katılıyordu.

Kendine özgü tarzıyla İtalyan sinemasında derin izler bırakan Fellini, 4 kez En İyi

Yabancı Film Oscar’ı alarak büyük bir başarıya da imza atmıştır.

Önemli filmleri şunlardır:

1950- Varyete Işıkları, 1953- Aylaklar, 1954- Sonsuz Sokaklar, 1956-Cabiria

Geceleri, 1960 Tatlı Hayat, 1963 Sekiz Buçuk, 1965-Ruhların Giulietta’sı, 1969-Satyricon,

1972-Roma, 1973-Amarcord, 1976-Casanova, 1983-Ve Gemi Gidiyor, 1986-Ginger ve Fred,

1987-Görüşme, 1990-Ayın Sesi sayılabilir.

Correre della Sera’nın sinema eleştirmeni Giovanni Grazzi’nin ustaca yönlendirdiği

söyleşisinin yayımlandığı “Federico Fellini” adlı kitapla ünlü yönetmeni yakından tanıma

fırsatını sunuyor.

©2008 Belgesel okulu Webtasarım By Sitehazırla
büro mobilyaları evden eve seo otogaz motorlu panjur temizlik şirketleri konteyner matbaa dizi izle söve telefon dinleme