Duyurular
E-Bülten

Ziyaretçiler

Online: 8

Bugun: 98
Toplam: 82070

E-Ticaret

  (Ders) AMERİKAN SİNEMASI

AMERİKAN SİNEMASI

Hareket anlamına gelen Yunanca cinema ile yazmak anlamındaki graphein

sözcüklerinden üretilen Fransızca cinematographie’nin (sinematografi) kısaltılmışı olan

sinema, 1895’ten itibaren sürekli buluşlarla geliştirilerek yüzyılımızda bütün diğer sanatların

bileşimi niteliğindeki çok geniş ve popüler bir konuma erişen sanat ve endüstri dalıdır.

Bu teknolojik baş döndürücü gelişme de sinemanın bir eğlenti ve dinlenme aracı

olmasından başka bir anlamda sanat olmasının da etkisi olmuştur. Hatta bir adım öteye

giderek sinemaya tüm sanatların mirasçısı gözüyle bakabiliriz.

Amerikan sinemasının, sinema tarihinde önemli bir yeri vardır; Amerikan sineması,

oyuncu ve yönetmenleriyle, starlık sistemini getirmesiyle hâlen de adından söz ettiren

Hollywood stüdyolarıyla dünyada söz sahibi olmuştur. Hollywood’da büyük stüdyolarda her

alanda uzmanlaşmış elemanlarla güçlü bir sanayi özveri ve büyük bir çabayla çalışmaya

başlamış, bu sanayinin ürünleri de yurt içi ve yurt dışında değerlendirilmiştir. Bir yandan da

Amerikan Film Yapımcıları ve Dağıtımcıları Derneği kurularak sinemanın derlenip

toparlanması sağlanmış, kendi kendini denetleme kuruluşu kurularak sinemanın gelişimine

katkıda bulunulmuştur.

Bu modül ile edineceğiniz bilgi ve beceriler ile Amerikan sinemasının doğuşunu,

gelişimini, Hollywood endüstrisini ve 1970 sonrası Amerikan sinemasının yönetmen ve

oyuncularıyla ilgili çalışmaları ve bu konularla ilgili bütün sorularınızın cevabını

bulabileceksiniz.

1. AMERİKAN SİNEMASI

1.1. Yirminci Yüzyılın Başında Amerika

Sinemanın babaları diye bilinen Lumiere Kardeşler, 1897’de Paris’te bir sinema

salonu kurmuşlardı. 1902’de Los Angeles’te bir sinema salonu daha kuruldu ve biraz şans

biraz da Amerikan tüketiminin doruk yılları olan 1900’lü yılların etkisiyle de zamanla Los

Angeles, Batı sinemasının merkezi hâline geldi.

Sinemanın dünya üzerinde gelişmesinin önündeki en önemli engel kurgunun, yani

anlatının olmamasıydı. O zamana kadar “olanı” anlatan sinemacılar, sessizliğin de verdiği

rahatlıkla yeni oyuncular bulmak zorunda kalmamışlar ancak bunun sonucu olarak, herhangi

bir oyuncuyu ünlü yapamamışlardır. Fransız Georges Melies, sinemada kurgu tekniğinin ilk

geliştiricisiydi. Biraz kurmaca, biraz illüzyon katarak çektiği filmler büyük ilgi görmüştür.

Bütün bu gelişmelere rağmen yüzyılın başlarında sinema endüstrisinin liderliği hiçbir

ülkede değildi. Almanlar rejim propagandası için, İngilizler çekmesi gereken yüzde beşlik

kota için film çekiyordu. İtalyanlar ise çok geride kalmıştı. Ancak Fransızlar ve Amerikalılar

sanayileşme yolunda çok büyük adımlar atıyordu. Bu çekişmede, Amerikalılar, liderliği kaptı

ve Amerikan sinema devrimi başlamış oldu.

20 yy.ın ilk yarılarına, bir anlamda kurgunun gelişimine kadar “anlatı”, sinemanın

geri planda kalan bir ögesi oldu. Bir hikâye anlatmaya yönelik ilk dönem filmlerinin en

iyilerinden biri, Edwin Porter’ın “The Great Train Robbery” (Büyük Tren Soygunu, 1903)

filmidir. On dakika süren tek makaralık bu film, on dört sahne içinde bir tren soygununu,

ardından kaçışı ve soyguncuların yakalanışını anlatır.

İngiltere’de ise daha 1901’de “Fire” adlı kurgulu bir film yapılmıştı. Fransa’da

Georges Melies muhtemelen dünyanın iki makara uzunluğundaki ilk filmi “Voyage a

Travers l’Impossible”ı çekmiş, 1912’de ise Sarah Bernhardt’ın başrol oynadığı dört makara

uzunluğundaki “Queen Elizabeth” çekilmişti. İtalya’da Enrico Guazzoni’nin yönettiği “Qua

Vadis”, bunun iki katı uzunluğundaydı ve seyircilerin bir iki dakikadan fazla

oturmayacaklarını düşünenler yanılmıştı. Yine İtalya’da Giovanni Pastrone’nin üç saatlik

filmi “Cabiria” çekildi. Böylece sinemada bir gece geçirmek tiyatroya gitmenin alternatifi

olmuştu.

Bu aşamada sinema endüstrisi tek bir ülkenin egemenliği altında değildi. Birinci

Dünya Savaşı’na değin bu böyle sürdü. Gelişmeler Amerika’da olduğu kadar Avrupa’da da

aynı hızla sürüyordu ve sinema bir anlamda serbest bir pazardı. Filmler sessizdi ve hiçbir dil

engeli yoktu. Birçok ülke film ithal ettiği kadar üretip ihraç ediyordu. Star sistemi henüz

yoktu. Bilinen ilk sinema oyuncusu olma özelliği gösteren kişi, kariyeri pek de parlak

olmayan ve 1920’lerde yıldızı sönen Florence Lawrence’dir.

Yüzyılın başlarında Amerika’nın büyük kısmı İngilizceyi iyi konuşamayan göçmen

nüfustan oluşuyordu. Bunlar için sinema, tiyatro ve kitaptan daha önce geliyordu. Hatta

sessiz sinema ve basit öyküler bu kitlenin ilgisini çekiyordu. Amerika’da sinemaya olan

talebin büyümesinde 1917’ye kadar dışında kalmaya çalıştığı savaşın katkısı da büyük oldu.

1914 ve 1918 yılları arasında Avrupa’da, film yapımı sürse de pek öncelik taşımıyordu.

Amerika da ithalattaki düşüşü karşılamak ve kendi üretimini artırmak zorunda kaldı. Bu on

yılın sonunda Hollywood, New York’un yerini alarak bu endüstrinin merkezi olmuş ve

Amerika dünya pazarında söz sahibi olma yoluna girmişti.

1920’lerde Amerika, film üretiminde dünyada lider durumundaydı denilebilirse de

sinemanın bir sanat biçimine dönüştürülmesine katkısı pek yoktu diyebiliriz. Ancak bu

tarihlerde Hollywood’un elinde Charlie Chaplin gibi son derece yaratıcı bir sanatçı vardı.

Sesli sinemanın büyük bir hamle yaptığı 1930’lu yıllar süresince Hollywood dünya

sinemasının başkenti hâline geldi ve birçok kaliteli film üretti. Frank Capra, John Ford

filmlerinin yanısıra William Wyler , “Çıkmaz Sokak” (1937), “Jezebel” (1938), ve

“Ölmeyen Aşk”ta (1939), sanat gücünü ortaya koydu. Chaplin’in “Asri Zamanlar”ı yaptığı

dönemde ünlü çizer Walt Disney de canlı resimleri gerçek bir sanayi hâline getirdi. Bir

yandan Mickey ve Donald dizilerine devam ederken öte yandan “Pamuk Prenses ve Yedi

Cüceler” (1938) gibi uzun metrajlı filmler gerçekleştirerek canlandırma sinemasına

bütünüyle egemen oldu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan güçlenerek çıkan tek ülke olan ABD, “dünya liderliği” ve

sosyalizmin çökertilmesi yolundaki çabasında sinemaya (Hollywood’a) önemli görevler

biçmişti. Batı Avrupa’nın ekonomik anlamda güçlendirilmesini ve “Amerikan yaşam tarzı”nı

benimsemesini hedefleyen Marshall Planı, buna iyi bir örnektir.

Fransa’nın Nazi işgali altında olduğu yıllarda iktidardaki Vichy Hükümeti, Hollywood

yapımı filmlerin ülkeye girmesini yasaklamıştı. Alman işgalinin sona ermesinden hemen

sonra, ABD ordusunun psikolojik savaş bölümü, yeni gösterime girmiş dört yüzden fazla

Amerikan filmini, Fransa’da dağıtılması için Amerikan dağıtım şirketlerine teslim etmişti.

ABD, Marshall Planı çerçevesinde savaş borçlarının silinmesi ve maddi yardım hak

etmesi için Fransız Hükümeti’ne kilit sanayi kollarında kendisine ayrıcalık tanınmasını

istemişti. Bu antlaşma 28 Mayıs 1946’da imzalandığında, ayrıcalık istenen kilit sanayi

kolları listesinde sinema endüstrisi de bulunuyordu. Bu müdahale tavrı, Fransa’yla sınırlı

kalmadı İtalya, İngiltere ve Almanya da pastadan payını aldı. Bir süre Hollywood sinemasına

karşı dayanan ulasal sinemalar, bir süre sonra etkinliklerini yitirerek Hollywood’a yenik

düştüler.

Kökleri daha öncesine dayanan ama özellikle 1960’lı yıllarda ivme kazanan “siyasal

sinema”, sinemaya yalnızca dolaysız olarak siyasallığı sokmakla kalmayıp, sinemanın daha

1920’lerde özellikle Sovyet sinemacılar tarafından atılmaya başlanan kuramsal temeline de

ciddi katkıda bulundular. Fransa’da Chaiers du Cinema dergisi etrafında gelişen ve “Yeni

Dalga” akımında somutlanan Avant Garde hareketin yanı sıra, İtalya’da varolan muhalif

kültür ögelerini kullanarak sinemada “gerçekçilik”i geliştiren “Yeni Gerçekçilik”, bunlara

paralel olarak kuramsal bir yapı üzerinde şekillenen yeni İngiliz sineması “Free Cinema” ve

Amerika’da Hollywood’a tepki olarak gelişen “Yeni Hollywood” bunlara sunulabilecek en

iyi örneklerdir.

Bu dönemde, ticari ilişkileri reddeden, sinemayı bir seyirlik eğlence olarak değil,

zihinsel bir etkinlik, entelektüel bir üretim olarak gören ve Hollywood sinemasının getirdiği

estetik kalıpları “zedeleyen” bir sinema tarzı ön plana çıkıyordu. Hollywood sineması kendi

geleneği üzerinde varlığını sürdürürken, alternatif-muhalif sinema da Hollywood ilişkilerinin

dışında kalmış bir sinemayı kendisine dayanak noktası yapıyordu. Hollywood sineması

bugün de geçmişte olduğu gibi açıktan siyasal-ideolojik mesaj vermez. Kendi ideolojisini

seyirciye dolaylı yollardan ve farkettirmeden benimsetmeye çalışır.

1.2. ABD’de Sinemanın Emekleme Dönemi

Savaş yıllarında sinema dünyası büyük bir durgunluk yaşadı. Ince, Sennett, Chaplin,

Griffıth, gecikmeyle işe başlayan Amerikan sinemasının aradaki açığı kapatmasına yardımcı

oldular. Avrupa’da başlayan savaş, Birleşik Amerikanın savaşın son yılına kadar yansız

kalması bu açığın kapatılmasını daha da kolaylaştırdı. Bir anlamda Avrupa sinemalarının

çoğu büyük bir bunalıma düşerken Amerikan sineması dünya pazarında üstünlüğünü

duyurma fırsatını buldu.

Bir yandan o güne kadar gelişmiş kurumlardan Metro ve Goldwyn kurumları

birleşmiş, Paramount ve First National önemli kurumlar haline gelmiş, bir yandan da

oyuncuların 1919’da kendi aralarında kurduğu Birleşmiş Sanatçılar (United Artists)

çalışmalarına başlamış ancak sanatçıların arasındaki çekişmeler yüzünden istediklerini

gerçekleştirememiştir.

Amerikan sineması bu dönemde Amerikalı yönetmenler, (King Vidor, John Ford,

Charlie Chaplin) ile Avrupa’dan Amerika’ya göç eden (Erich Von Stroheim, Joseph

Sternberg gibi) yönetmenlerle bütün dünya piyasasını tuttu.

Savaştan sonra ise stüdyo sistemi gerilemeye başladı. Bunun başlıca nedenlerinden

biri antitröst yasalarının stüdyoların dayandığı yapım ve dağıtım tekellerini zayıflatmasıydı.

Bazı stüdyolar finansman güçlükleri yüzünden gösterişli müzikaller ve tarihsel filmler yerine

küçük bütçeli filmlere yöneldiler. Böylece toplumsal bilinç sineması olarak adlandırılan ve

savaş sonrasının düş kırıklıklarına, ırkçılığa, alkolizme, gerçek polisiye olaylara değinen

filmler çekildi.

1.3. Edison ve Sinema Tröstü

Edison, sinema tarihi sahnesine 1893’de girmiştir. Ancak 20.yy.ın ilk çeyreğine kadar

kayda değer bir film üretmemiştir. Black Maria isimli film stüdyosunu kurmuştur. 35 mm

film şeridini geliştirmiş ve bu yöntemle Fred Ott’s Sneeze isimli filmi çekmiştir. Sinemanın

bir ortam ya da bir medya olması Edison sayesindedir. Thomas Edison sinemayı bir sanat

dalı olarak görmek yerine sinemayı bir işe dönüştürmüştür.

1915’e kadar bağımsız üreticiler, bir tröste karşı savaşmak zorunda kaldılar. Bu da

Edison-Biograph’dı. Sinema dünyası 1908’lerde Hollywood’da yeniden kurulunca

Edison’un kimi prodüktörlere dayatmak istediği gibi vergilendirmeden kaçmanın yollarını

aramıştı. Sonradan bu yönetmenler Amerikan sinemasının üstünlüğünü yaratan önemli

simalar hâline geldiler.

20.yy.ın ilk çeyreğinden itibaren Amerika ve Avrupa sinemaları arasındaki fark

oluşmaya başlamıştır. Amerikan sineması kâr amacı güderken, Avrupalılar sinema sanatını

geliştirmeye devam etmiştir.

Firmaların tek yönetim altında gruplaşmasıyla tröstler meydana gelir. Tröstler 19.

yüzyılda ABD’de ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Tröstlerin piyasada egemenlik kurması ve

piyasayı etkilemesi o derece ileri bir düzeye varmıştır ki, sonuçta antitröst yasalar ortaya

çıkmıştır.

Tröstler, ticari veya sınai işletmelerin piyasada daha güçlü olabilmeleri, daha çok kâr

sağlamak amacıyla gerek mali ve gerekse yönetim bakımından daha büyük kuruluşlar haline

gelmeleridir.

Tröstler rakip kuruluşları piyasadan uzaklaştırmak için çeşitli yöntemler

kullanabilirler. Faaliyette bulunan rakip işletmeyi zayıf duruma sokmak ve sonuçta ortadan

kaldırmak amaçtır.

Sesin yeni bir yapılanma ve düzenlemeye yol açtığı, Amerika’da büyük bankalara

bağlı “Beş Büyükler ve Üç Küçükler” diye adlandırılan 8 yapımevi ile bunların dışında bir

avuç bağımsızdan oluşan bir sinema tekeli ortaya çıktı. Hem yapım hem dağıtım hem de

oynatımı denetim altında tutan “Beş Büyükler”, Paramount, Metro-Goldwyn-Mayer, 20th

Century Fox, Warner Bros, R.K.O; yalnız yapım ve dağıtımı denetim altında tutan “Üç

Küçükler” de Columbia, Universal, United Artists yapımevleriydiler.

Amerikan sinema sisteminin bu yapısı tröstleri önleme yasasına göre açılan davanın

sonuçlanması, 1950’lere kadar sürdü. Bu dönemde büyük sermayenin hizmetindeki

yapımevlerini yönetenler Amerikan sinemasını belirli kalıplar dışına çıkmamaya zorladılar.

1934’te katoliklerin etkisindeki denetleme kurulunun çalışmaya başlamasıyla sinema

büyük bir baskı altına girdi. Niteliği ne olursa olsun her türlü toplumsal eleştiri, eninde

sonunda Amerikan yaşam tarzının yüceliğini vurgulayan sonlara bağlanıyordu.

1.4. David Wark Griffith

1875 tarihinde Kentucky’de doğdu. Amerikan iç savaşında Güneylilerin safında

yarbay rütbesiyle savaşan bir babanın oğlu olarak idealist bir ortamda yetişti. Savaş sonunda

ailesi yoksul düşünce çeşitli işlerde çalıştı. Çalıştığı işler sanatla ilgiliydi. Tiyatro

topluluklarında yardımcı rollerde oynadı; şiirler, hikâyeler, oyunlar yazdı ve bunları

sinemacılara satmaya çalıştı.

E.S. Porter, Griffith’in hikâyeleriyle ilgilendi. “Kartal Yuvasından Kaçış” adlı filmde

ona başrol verdi. Bir süre yazar ve oyuncu olarak çalıştı. 1908’de ilk filmi “Adventures of

Dolly” çekti. Bu film başarı kazanınca Biograph stüdyosunun vazgeçilmez yönetmeni oldu.

Birkaç yıl gibi kısa bir zamanda 450 kısa film çekti.

Bu kısa filmler Griffith’in deneyimini artırdı. Hiçbir yönetmenin cesaret edemeyeceği

yakın çekim, dramatik aydınlatma, değişik çekim açıları ve montaj denemelerini sinemaya

ilk kazandıran kişi oldu. 1915’te sinemanın sanat haline gelmesinde önemli bir katkısı olan

“Birth of a Nation”ı (Bir Ulusun Doğuşu) çekti. Bu film 3 saat uzunluğundaydı ve iç savaşı

anlatıyordu. Film büyük bir ticari başarı kazandı.

1916 yılında sessiz sinema klasiklerinin en önemli filmi olan ve sinemacıların ufkunu

geliştiren “Intolerance” (Hoşgörüsüzlük) filmini çekti. 2 milyon dolara mal olan bu film tam

anlamıyla bir başyapıt oldu. Ancak alışılmışın dışındaki sinema tekniği ve birbirinin içinde

gelişen dört farklı olayın işlenmesi o günün seyircisi için fazla karmaşıktı. Bu yüzden film

ticari başarı sağlayamadı.

Bu başarısızlıktan sonra Griffth, Avrupa’ya gitti ve yarı belgesel filmler çekti. 1931’de

ilk sesli film denemesi olan “The Stuggle”den sonra sinemadan çekildi. 1935 yılında sinema

sanatına yaptığı katkılardan dolayı “Şeref Oscarı” ile ödüllendirildi. 1948 yılında 73 yaşında

öldü.

2. ABD’DE SİNEMANIN

ENDÜSTRİLEŞMESİ

2.1. Büyük Yapım Şirketlerinin Kurulması

Amerikan sinemasının altın çağında dokuz büyük stüdyoyu oluşturacak şirketten ilki

Hollywood’da kurulan Paramount’du. Daha önce Jesse Lasky, “Feature Play Company”

adıyla bir şirket kurmuştu. Lasky, bu şirketi 1913 yılında avukatı Samuel Goldwyn ve Cecil

B.de Mille, adında yeteneği pek olmayan bir aktörle kurdu. İlk yapımları “The Sguaw Man”

adında bir western olacaktı. Filmin konusu Wyoming’de geçiyordu. Çekimler Arizona

Flagstaff’da yapılacaktı. Ne var ki filmin yönetmeni De Mille, Flagstaff’ı hiç beğenmedi.

Hava çok kötü olduğu için Hollywood’a geldi. De Mille, büyük bir depo kiralayıp burada

filmi çekmeye koyuldu.

Hollywood’da daha önce de film çekildiği olmuştu ama Mille’nin deposu burada

kurulan ilk stüdyo olarak adlandırılabilir. Ancak gerçek anlamda ilk stüdyo 1915’te

Universal tarafından kuruldu. Kısa sürede diğerleri, United Artist, Warner Brothers,

Colombia 1920’lerin sonunda MGM ile RKO ve birkaç yıl sonra da 20th Century Fox gibi

stüdyolar kuruldu.

Griffith, Ince ve Mack Sennett, o dönem sinemasının üç büyük yapımcısının (Aitken,

Adam Kessel ve Charles Bauman) denetimindeki üç ayrı şirket adına tek bir şirket kurdu. Bu

yeni şirket, 1915–1917 yılları arasında 400 film çekti ve ABD ile İngiltere’de 4500’den fazla

sinema salonunu denetler duruma geldi. Bu hızlı yükselişe rağmen, 1917’de Griffth’in

“Hoşgörüsüzlük” adlı filminin uğradığı ticari başarısızlığın ardından dağıldı. Muazzam bir

servete mal olan bu film, çekildiği dönemde vasat kabul edildi, ancak bugün sessiz sinema

sanatının en büyük eserlerinden ve sinemanın başyapıtlarından biri sayılıyor. Bu üç şirketin

oluşturduğu birliğin yaşamı kısa sürdü ama yeni boyutlarla (dramatik etkiler, gerilim,

sanatsal araştırma, düşünce) zenginleştirdiği Amerikan sinemasına yaptığı katkı, ona saygın

bir yer kazandırdı.

Mack Sennett, komedinin büyük ustalarını keşfetti: “Şaşı” filmiyle Ben Turpin;

“Şişko” filmiyle Fatty; “Hiç Gülmeyen Adam” lakabını kazanan “Denizci”, “General” ve

özellikle başyapıtı olan “Konukseverliğimiz” filmleriyle bugün hâlâ güldüren Buster Keaton;

Harold Lloyd, Harry Langton, herkesin sevgisini kazanan, tüm dünyanın Şarlo diye tanıdığı,

yavaş yavaş ünlü Max Linder’in yerini alan büyük komedi ustası Charlie Chaplin gibi.

Chaplin, kişiliğini bir dizi önemli ve unutulmaz kısa metrajlı filmle kabul ettirdi. Bir

Köpeğin Hayatı, Şarlo Asker, Kırda Aşk, Şarlo Hacı ve hepsinden önemlisi en eğlenceli, en

etkileyici filmlerinden biri olan Yumurcak örnek olarak verilebilir.

Savaş sırasında Fransız sineması geriledi. Pathe, fabrikasını rakip firma Kodak’a sattı

ve üreticilerin çoğu yabancı film ithal etme zorunluluğuna boyun eğdi. Ancak “Germaine

Dulac”ın 1917’de Stasya Napierskaya’yla çevirdiği Acımasız Güzel Kadın, “Jeanne

Marken”le çevirdiği Gerçek Servet (ya da Gizemli Geo) gibi bu yıllarda çekilen bazı

filmleri hatırlatmakta fayda var.

2.2. Hays Yasası

Sinema alanında başlayan amansız rekabet, yapımcıları kitlelerin ilgisini çekecek yeni

filmler yapmaya yöneltti. On dakika süren tek makaralık filmlerin yanı sıra birkaç makaralık

uzun filmler de yapılmaya başladı. ABD’de de orta sınıfa yakın öyküler ve romanlar art arda

perdeye aktarıldı ve adları çevresinde efsaneler oluşturulan sinema yıldızları ortaya çıkmaya

başladı.

Birinci Dünya savaşı öncesinde Avrupa’da Fransız ve İtalyan sinemaları önde

geliyordu. Fransız “Ferdinand Zecca”, ABD’de de sessiz sinema komedyenlerini derinden

etkileyecek komedi türünü (comique) geliştirdi. “Louis Feuillader”, Les Vampires (1915;

Vampirler) ve Judex’te (1916) hem cinayet korku sinemasını geliştirdi hem de seri film

uygulamasını başlattı. Bir yandan gene Fransa’da sahne oyunlarının karmaşıklı sinema

uyarlamaları olan sanat filmi (filmi d’art) uygulamaları görüldü.

İtalyan sineması ise 1908 ve 19l3’te iki kez çevrilen “Ultimi Giorni di Pompei”

(Pompei’nin Son Günleri), Quo Vadis? (1912) ve Cabirkl (1914) gibi, çok sayıda figüranın

ve dev dekorların kullanıldığı, uzunluğu 612 makara arasında değişen destan-tarihsel

filmlerle dikkati çekti.

1920’lerde gelişiminin doruğuna varan Alman dışavurumculuğu, dünya sinema

sahnesine, Fritz Lang ve F.W.Murnau gibi iki usta çıkardı. 1925’te iflasın eşiğine gelen

UFA, büyük Amerikan film şirketlerinin yardımıyla kurtarıldı ve bu yardım karşılığında

Alman yönetmenler ve teknik elemanlar ABD’ye giderek orada çalıştı. Daha sonra Hitler’in

iktidara gelmesiyle de çok sayıda Alman sinemacı ABD’ye yerleşerek Hollywood

sinemasının estetik temellerini atacaktı.

1920’lerin ikinci yarısında Alman sineması, savaşın yarattığı toplumsal çöküntünün de

etkisiyle, dışavurumcu psikolojik temalardan, yaşamı olduğu gibi aktaran gerçekçi filmlere

yöneldi. Yeni nesnelcilik (Neue Sachlichkeit) adı verilen bu yönelimin en önemli temsilcisi

G.W. Pabst oldu.

Savaş sonrasında sinema alanındaki en önemli gelişmelerden biri de SSCB’de ortaya

çıktı. Ajitasyon ve propaganda için sinemaya özel bir önem veren Sovyet hükümeti,

dünyanın ilk sinema okulu olan Devlet Sinema Enstitüsü’nü (VGİK) kurdu. Ajitasyon ve

sinema sözcüklerinden oluşturulan agitki sözcüğüyle tanımlanan filmlerin yapımına hız

verildi. Olanaklar son derece kıt olduğundan agitkiler, çarlık döneminde çekilmiş eski

filmlerin, yeni yönetimin propagandasını yapacak biçimde yeniden kurgulanmasıyla

hazırlanıyordu. Bu zorunluluk SSCB’de kurgu üzerine geniş çalışmalar yapılmasına ve

kuramlar geliştirilmesine yol açtı.

ABD’de savaş sonrasında film yapımı, dağıtımı ve gösterimi en önemli sanayi

dallarından biri olmuş ve çok geniş bir kitlenin ilgisini çeker hale gelmişti. Sinemanın belli

başlı türleri de bu dönemde oluştu. Bunlar arasında en çok ilgi göreni komediydi. Mack

Sennett’in Keystone Stüdyosu’nda üretilen ve Keystone komedileri olarak tanınan bu

filmler, Charlie Chaplin, Harry Langdon, Fatty Arbuckle, Mabel Normand ve Harold Lloyd

gibi yeteneklerin ortaya çıkmasını sağladı. Örneğin Chaplin ünlü Şarlo tipini bu tür

komedilerde yaratmıştır.

1920’lerin başlarında haftada 40 milyon ABD’li sinemaya gidiyordu. Sinemanın

yaygın etkisi ve o yıllarda Hollywood’da materyalizm, sinizm ve cinsel serbestlik

yönelimleriyle kendini gösteren Caz Çağı, filmlerin denetim altına alınması yönünde

tepkilere neden oldu. 1920'de, rahip Wilbur Fisk Crafts, Senato'ya ve Katolik kilisesine,

Amerikan sinema endüstrisini "şeytanın ve 500 adet Yahudinin elinden kurtarmak" için

çağrıda bulundu. Hollywood, film yapımcı ve dağıtımcıları derneğine başkan olarak seçilen

cumhuriyetçi presbiteryen Wilbur Hays'in 1930'da çıkardığı "Hays Yasası"'yla 1960'ların

ortalarına kadar kendini sansürledi, cinselliği ve şiddeti beyazperdeye mümkün olduğu kadar

taşımayarak halkını "ahlaklı" kılmaya çalıştı. Bir anlamda sansürler tepkinin daha yaratıcı

yöntemlerle ortaya konmasına imkân vermiştir.

Hükümetin müdahalesini önlemek için yapımcılar, (başında bulunan kişinin adıyla)

Hays Bürosu olarak anılan Amerikan Sinema Yapımcıları ve Dağıtımcıları adlı örgütü

kurdular. Bu büro filmlerde yapılmaması ya da dikkat edilmesi gerekli noktaları belirledi.

Sonunda suçluların cezalandırılması koşuluyla genel değerlere aykırı davranışların filmlerde

gösterilebileceğine karar verdi.

1930'larla 40'lar arasında, yani Hays Yasası'nın yönetim kurulu başkanı Breen'in

zoruyla sansürün en sıkı uygulandığı yıllarda Hollywood, oldukça radikal bir dönem yaşadı.

Senaryo yazarları sendikalaşıp endüstriyi istila eden yapımcılardan haklarını istediler önce,

büyük ekonomik çöküş ve sonrası buhran yıllarıydı, Roosewelt'in “New Deal/Yeni

Sözleşme”si yürürlükteydi, savaş ve faşizm tehditi kapıdaydı, Ekonomik çöküşün üstesinden

gelmek için başlatılan millî seferberlik ve Yahudi göçmenlerin yoğunluklu olarak

Hollywood'a göç etmesi, sinema endüstrisinin politik bilincini artırdı.

O dönem Hollywood’un en aykırı yönetmeni ise Avusturya’dan gelmiş olan Erich

Von Stroheim’di. Filmlerinde yerleşik ahlak kurallarını karşısına alarak bu sınırların dışına

taşan Stroheim, yapıtlarının geniş izleyici kitlesi tarafından beğenilmesine karşın hem aykırı

tutumu hem de set ve kostümler için çok para harcaması yüzünden yapımcıların tepkisini

çekiyordu.

Sessiz sinemanın son yıllarında ise ABD sinemasında gittikçe artan tekelleşme ve

Büyük Bunalım’ın ilk izlerinin belirmesi, yapımcı şirketlerin riskten kaçınmalarına yol açtı

ve bunun sonucunda Griffith, Sennett, Chaplin, Keaton ve Stroheim gibi yenilikçi

sinemacılann stüdyolarla çalışma olanağı iyice azaldı.

2.3. Star Sisteminin Doğuşu

Star olgusunu, açıklamada işin içine ekonomi giriyor. Dolayısıyla politika, ideoloji ve

kültür, star olgusunun, Hollywood sinemasının tarihsel evrimi içinde ortaya çıkışı ve

yüklendiği anlamı üzerine yapılacak herhangi bir değerlendirme de karşımıza çıkan

kavramlardır.

Hollywood ekonomi politiğinin anlaşılmasında, star kavramının özel bir anlamı var.

Hollywood öncesi Amerikan sinemasında film yapımcılarının, starlığın potansiyel sonuçları

hakkında fikir sahibi oldukları söylenebilir. Ancak bu fikir, kısa dönem çıkarların bir ifadesi

olarak ortaya çıkmış olmalı. Yeni yeni palazlanan film şirketleri, bir filmde oynayacak

oyuncuların anonim olarak kalması, diğer bir ifadeyle isimlerinin ayrı ayrı belirtilmeden

filmlerde oynamaları konusunda direttiler. Ancak sürece müdahale edemediler.

“The Biograph Girl” ve “Little Mary”gibi ilk hayran dergileri, 1912 yılında piyasaya

çıktı. Birkaç yıl sonra da, anonimlikten kurtulan Chaplin ve Pickford, birer milyon dolarlık

sözleşmelere imza attılar. Atılan imzalar, Amerikan sinemasında yeni bir dönemi de

belgeledi. Yıldızı parlayan oyuncular, belli başlı yapım şirketlerinin sözleşmeli elemanları

olarak çalışmaya başladılar. Bundan sonra çekilen filmler de artık Chaplin’in, Pickford’un,

Fairbanks’in rol aldıkları filmler oldu. Film yapımcıları, bu yeni dönemin ne denli büyük bir

potansiyel olduğunu hemen kavradılar.

Amerikalılar kamuoyunun ilgisini sinemaya yeniden çekmek için film yıldızlarının

topyekün satışına karar verdiler. Chaplin, Fairbanks, Mary Pickford, Gloria Swanson’un

oynadıkları başarılı filmler, bu yönelimin ilk adımlarını oluşturuyordu. Böylece Hollywood

film piyasası bir büyük blöf oyunu haline geliyordu. En sıkı blöf yapan, en fazla para

kazanan oldu.

Rakip firmalar birbirlerine karşı örgütlendiler, güzellik yarışmaları tertiplendi, hayran

mektupları devri başlatıldı, starların özel hayatları kamusal ilgi alanına sokuldu, evlilikler ve

boşanmalar bile ayarlanmaya başlandı. İnsanlar, hayran oldukları film yıldızlarına mektuplar

yazmaya başladılar; kaç yaşındaydılar, kiloları kaçtı, formlarını nasıl koruyabiliyorlardı,

niçin evlenmişlerdi, kullandıkları yüz kreminin markası neydi vb. Bu hayati bilgilendirme

süreci, tanıtım ve reklam sektörleri tarafından hararetle teşvik edildi. İlk zamanlarının aksine,

insanlar sinemaya film izlemek için değil, starların filmini izlemek için gitmeye başladılar.

Starlar çok para kazanmaya başladılar. Gazeteler özel hayatlarının en ince ayrıntılarını halka

duyurmaya başladılar.

Sinema, onu yalnızca sinema olduğu için seven izleyicisini kaybetmeye başladı. Artık

yeni bir dönem başlamıştı. Film yapım şirketleri uzun süreli sözleşmelerle (genelde 7 yıllık)

starların film şirketlerine bağımlılıklarını garanti altına almaya başladılar. Bu yönelim,

starların, oyuncu olarak taşıdıkları yetenek ve kişiliklerinin oynadıkları filmler için taşıdığı

değer göz önüne alındığında, şirketlerin finansal gelecekleri açısından anahtar bir rol

oynamaya başladı.

1920’li yıllardan İkinci Dünya Savaşı’na kadar geçen süreç, Hollywood sinemasının,

tüm dinamikleriyle kurumsallaşma sancılarını yaşadığı bir süreç oldu. Bir yandan 1920 genel

krizi ve krizin sinema endüstrisine yansımaları sürerken öte yandan Pickford, Fairbanks ve

Chaplin gibi oyuncular ekonomik bir güç oldular. Hollywood’un ekonomik sarsıntılar

yaşadığı başka bir dönemde, serbest çalışanlarından figüranlarına kadar sinema emekçileri

“Screen Actors Guild” bünyesinde, 1933 yılında, sendikalaştılar. Beş büyük monopolün,

bünyelerinde tuttukları starlara sözleşme ve çalışma usulleri konularındaki dayatmaları

1920’lerin ortalarında başladı, 1940’lı yıllara kadar devam etti. Sonunda monopollerin Anti-

Tröst yasasını ihlal ettikleri mahkeme kararlarıyla tespit edildi; monopoller geçici de olsa

geri adım atmak zorunda kaldılar. Bu geri çekilme, daha büyük monopollerin, bağımsız

stüdyoların ve yeni yeni ortaya çıkan Hollywood ajanslarının büyümesine olanak sağladı. Bir

yandan da starların pazarlık gücünün artmasına imkân sağladı. Monopollerin mafyavari

çözüm yöntemlerinden çekinen bu hırçın film şirketleri, Meksika sınırına yakın olmayı akla

uygun buldular ve Hollywood’a yerleştiler.

Bir anlamda Hollywood, film üreten bir fabrika oldu. Mal sahibi yapımcılar

çalışanlarına film yaptırır, bunları piyasaya sürer ve para kazanırlardı. Bu filmler bazen

başarılı olur, bazen de başarısız. Ancak her defasında ürününü satın alacak müşterisini elinde

tutmak için çaba gösterirlerdi. Hollywood’un gözünde, sanat yaşamının doruğunda olan star,

daha fazla kâr elde etme aracından başka bir şey değildir. Televizyon kanalları, dergiler,

gazeteler, dedikodular, skandallar, ödüller ve başarılar starın ortaya çıkmasına yalnızca

yardım ederler.

2.4. Charles Chaplin ve Sineması

Amerikan yapımı sessiz filmlerde canlandırdığı acınacak halde ama aynı zamanda

komik küçük serseri (Şarlo/Charlot) karakteriyle dünya çapında ün kazandı. 1914’te

oynadığı ilk filmini izleyen iki yıl içinde ABD’nin en tanınmış kişilerinden biri olmuştur.

1920’lerin başlarına gelindiğinde filmlerinin sağladığı gelirlerin yüksekliği karşısında hiçbiri

istediği ücreti ödeyemez hâle gelmiş bu nedenle de ancak yapımcılığını kendisinin üstlendiği

filmlerde rol almıştır.

1920’lerin sonlarında sesli sinemaya geçilmesinden sonra yalnızca birkaç filmde

görünmekle yetinmesine karşın, ilk dönem filmlerinin sinema klasikleri olarak

değerlendirilmesi ve yeni izleyici kitlelerince de ilgi görmesi nedeniyle ününü hemen hiç

yitirmemiştir. Uzun metrajlı büyük komedi filmleri arasında The Kid (1921;Yumurcak), The

Gold Rush (1925; Altına Hücum), City Lights (1931; Şehir Işıkları), Modern Times (1936;

Asri Zamanlar) ve The Great Dictator (1940; Şarlo Diktatör) sayılabilir.

İngiliz sinema oyuncusu ve yönetmeni Charlie Chaplin (asıl adı Charles Spencer

Chaplin), 16 Nisan 1889’da İngiltere’nin başkenti Londra’da dünyaya geldi. 25 Aralık

1977’de İsviçre’de öldü. Her ikisi de müzikhol oyuncusu olan annesi ve babasından küçük

yaşta şarkı söyleyip dans etmesini öğrenmiştir. İlk kez sekiz yaşındayken, bir klog dansı

gösterisi olan “Eight Lancashire Lads” (Sekiz Lancashire’lı Delikanlı) ile sahneye çıktı.

Babasının bundan kısa bir süre sonra ölmesi, annesinin de sık sık akıl hastanesine girip

çıkması yüzünden Chaplin’in çocukluk yılları, yatılı okul ve yetimhanelerde sıkıntıyla geçti.

Bu dönemde bazen geçici sahne işleri buldu, bazen de sokaklarda yaşamak zorunda kaldı.

On yedi yaşındayken, üvey ağabeyi Sydney, kendi çalıştığı ve çeşitli danslar, oyunlar,

komedi programları sunan “Fred Karno Vodvil” topluluğunda ona iş buldu. 1913’e kadar

Karno’yla çalışarak sayısız müzikhol skeçinde oynadı. Keystone’un tek makaralık

“slapstick” filmleri yapımcısı Mack Sennett, Chaplin’i Karno turnesi sırasında New

York’tayken fark etmişti. Chaplin Aralık 1913’te 150 dolar haftalıkla sinema yaşamına adım

attı ve bir daha da sahneye dönmedi.

Chaplin, melon şapka, dar bir frak ceketi, bol pantolon, büyük ayakkabılar, bıyık ve

bastondan oluşan ünlü görünümünü ikinci filmi olan “Kid Auto Races at Venic’te”

(1914,Venedik’te Ufaklıklar Oto Yarışları) yarattı. Kısa bir süre sonra Chaplin’in kendi

filmlerini yönetmesine izin verildi, ücreti de gitgide astronomik rakamlara ulaştı. O dönemin

yıldızları Mary Pickford, Douglas Fairbanks ve ünlü yönetmen D. W. Griffith ile her birinin

kendi filmlerinin dağıtımını bağımsızca yürütmesi koşuluyla, “United Artists”i kurdu. First

National ile olan sözleşmesi The Pilgrim (1923; Şarlo Hacı) filmiyle sona erdikten sonra,

1966’da Universal için yaptığı “A Countess From Hong Kong”a (Hong Kong’lu Kontes)

değin filmlerini yalnızca kendi şirketi adına çekti.

Chaplin’in bu hızlı yükselişi bir ölçüde filmlerinin pazarlamasında, konularından çok

filmde oynayanların önemli olduğu yıldız sisteminin gelişmesinden kaynaklanıyordu.

Aslında Pickford, Fairbanks ve başkalarıyla birlikte Chaplin’in perdedeki kişiliğinin halk

tarafından büyük bir coşkuyla kabul görmesi de, bu sistemin yerleşmesinde oldukça etkili

oldu.

Chaplin The Tramp’te (1915; Şarlo Serseri), yarattığı küçük serseri tipini yalnızca

eğlendirici değil, aynı zamanda sevimli de kılabilmek amacıyla, sempatikliğinin de altını

çizmeye başladı. Kendi filmlerinin hem yıldızı, hem yönetmeni, hem de yazarı olduğu için,

Şarlo karekterinin içerdiği anlamları irdelemekte önemli bir konumdaydı. Bir eleştirmenin

“zenginlerin bakış açısından çizilmiş bir yoksul tipi” olarak tanımladığı, Chaplin’in “küçük

adam” dediği Şarlo tipi filmlerle birlikte gelişti.

Siyasal tavrına yöneltilen saldırıda, hiçbir zaman ABD vatandaşlığına geçmemiş

olmasının payı da vardır. Mavi Sakal öyküsünün iğneleyici bir uyarlaması olan “Monsieur

Verdoux” (1947), pek çok çevrenin yanı sıra Amerikan ordusunu da oldukça sinirlendirdi.

ABD hükümetinin vergi borcu için sıkıştırması, ayrıca bazı politikacı ve köşe yazarlarının,

yıkıcı etkinliklerle ilişkisi olduğunu ileri sürmeleri üzerine Chaplin, 1952’de ülkeyi terk etti.

Geri dönüş hakkının ABD Adalet Bakanlığı’nca soruşturulacağını öğrenince 1953’te

Cenevre’de bu haktan vazgeçtiğini açıkladı.

Bundan sonra ailesiyle birlikte İsviçre’de Vevey yakınlarında yaşamaya başladı.

1957’de Londra’da yaptığı, “A King in New York” (New York’ta Bir Kral), Amerika’ya

Karşı Etkinlikleri Soruşturma Komitesi’ne, anlamsız televizyon reklamlarına ve Amerikan

tarzı yaşamın başka yanlarına yönelik eleştirilerle dolu bir komediydi. Film, Chaplin’in

özellikle reddettiği komünizm yanlılığı suçlamalarının artmasına yol açtı. 1966’da

başrollerini Marlon Brando ve Sophia Loren’in oynadığı, kendisinin de hem senaryosunu

yazdığı hem de küçük bir rolde göründüğü‚ A Countess from Hong Kong’u (Hong Konglu

Kontes) çekti. 1972’de kendisine verilen özel Oscar ödülünü almak üzere ABD’ye gitti.

2.5. Oscar Ödülleri

ABD Akademi Ödülleri olarak bilinen Oscar’ların dağıtılması fikri 1927 yılına

dayanıyor. California eyalet kanunlarına uygun olarak 4 Mayıs 1927’de kurulan “ABD

Sahne Sanatları ve Bilimler Akademisi”, 11 Mayısta toplanarak sanatçılara bir ödül

verilmesini kararlaştırdı.

Metro Goldwyn Mayer’de sanat yönetmeni olan Cedric Gibbon, bir film makarası

üzerine, elinde haçlı kılıç tutan bir şovalyenin taslağını çizdi. Film makarasının beş halkası

da Oscar Ödülleri’nin verildiği beş ana dalı temsil etti.

George Stanley adlı heykeltıraş tarafından 1928 yılında taslağı yapılan heykelin adı,

Akademi’nin sekreterinin “Oscar Amca’ma ne kadar çok benziyor” demesiyle Oscar olarak

kaldı. İlk 36 üyesi arasında Douglas Fairbanks ve Louis B. Mayer gibi dönemin ünlü film

yayımcılarının da yeraldığı Akademi’nin aralarında sanatçılar, sanat yönetmenleri ve

editörlerin de olduğu 5 binin üzerinde üyesi bulunuyor.

İlk Oscar ödülü töreni, 16 Mayıs 1929’da Hollywood Roosevelt Otel Blassom

Room’da yapıldı. Gecenin biletleri 10 dolardan satıldı ve törene 250 kişi katıldı. Ödül

töreninin yapıldığı gece saat 23.00’te basına açıklanan sonuçlar için 1940 yılından bu yana

zarf sistemi uygulanıyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndaki ABD askerlerinin töreni dinlemesi için ilk defa 1943

yılında Los Angeles Radyosu tarafından dünyaya duyurulan törenlerin, televizyondan naklen

yayınlanması ise ilk olarak 19 Mart 1953’te oldu ve programı, Bob Hope sundu. Ödüller,

1966 yılında da ilk olarak televizyondan renkli olarak yayınlandı.

Oscar ödüllerinin yayın hakkını 1971 ile 1975 yılları arasında NBC satın aldı ve 1972

yılındaki 42’nci Oscar töreni tüm dünyaya canlı olarak ulaştı. İlk 15 yıl boyunca otellerin

toplantı ve balo salonlarında yapılan törenler, katılımcı sayısındaki artışla büyük salonlara

taşındı.

Tarihi boyunca sadece üç kez ertelenen Oscar Töreni, 1938 yılında Los Angeles’taki

sel dolayısıyla bir hafta geç yapıldı. 1968 yılında da Martin Luther King’e saygı dolayısıyla

ertelenen tören, 1981’de Ronald Reagan’a suikast girişimi nedeniyle 24 saat ertelendi. Ödül

töreni en son 1968 yılında üç saatlik zaman süresi içinde tamamlandı.

Akademi, mesleğinin son yıllarını yaşayan çok yaşlı ya da çocuk oyunculara, sakat

rollerine çıkanlara ve ABD toplumunu eleştiren filmlere ödül vermesiyle tanınıyor.13 inç

yüksekliğinde ve sekiz buçuk pound ağırlığında olan Oscar heykelciğini kazananların

konuşma süresi ise törende sadece 30 saniyedir.

Oscar ödülleri 24 dalda dağıtılıyor. “En İyi Erkek Oyuncu”, “En İyi Kadın Oyuncu”,

“En İyi Film”, “En İyi Yönetmen” ve “En İyi Senaryo” ödülleri de en büyük ödüller

sayılıyor.

Bu beş dalda bugüne kadar bu ödülleri aynı anda alan üç film;

. 1934’te “Hepsi Bir Gecede Oldu” ,

. 1975’te “Guguk Kuşu”,

. 1991’de “Kuzuların Sessizliği” dir.

Bir filmin Oscar ödülü alabilmesi için;

. 40 dakikadan uzun olması ,

. Los Angeles ili sınırları içinde en az bir sinemada paralı gösteriminin

gerçekleşmiş olması ,

. Gösterimin arkası arkasına en az bir hafta sürmüş olması şartı aranmaktadır.

3. İKİNCİ DÜNYA SAVAŞINDAN SONRA

AMERİKAN SİNEMASI

3.1. Televizyonun Yaygınlaşması Karşısında Amerikan Sineması

Savaş yıllarında sinema dünyası büyük bir durgunluk yaşadı. Genellikle savaşı değişik

yönleriyle tanıtmayı ve cephedeki ordulara moral vermeyi amaçlayan filmler çekildi.

Dönemin başlıca önemli filmleri ABD’de Frank Capra’nın “Neden Savaşıyoruz” adlı

belgesel propaganda dizisi, Orson Welles’in bir basın kralının yaşamı üzerine kurulu

başyapıtı “Yurttaş Kane” ve John Ford’un “Gazap Üzümleri” ile Tay Garnett’in “Postacı

Kapıyı İki Defa Çalar” adlı yapıtlarıydı. İngiltere’de aynı dönemde Noel Coward’ın

senaryosunu yazdığı “Kısa Görüşme” ve “Denizler Hakimi “gösterime girdi.

SCB’de Ayzenştayn, “Aleksandr Nevski” ve “Korkunç İvan”ı, Sergey ve Georgi

Vasiliyev “Çapayev”i çektiler.

1950’lerde ABD’nin önemli filmleri arasında George Stevens’ın “Vadiler Aslanı” ile

Elia Kazan’ın “New York”ta yoksul işçi çevrelerinin ve rıhtım gangesterlerinin yaşamını

anlatan “Rıhtımlar Üzerinde”si sayılabilir. Ünlü yönetmen Alfred Hitchcook özellikle

banyodaki soluk kesici cinayet sahnesiyle tanınan “Sapık” adlı gerilim filmini aynı dönemde

çekti. Hollywood’un altın çağı, 1950’lerde televizyonun ortaya çıkıp da sinemaları seyircisiz

bırakmasıyla söndü. Sinemanın inişe geçmesinde etkili olan önemli bir faktör televizyonun

yaygınlaşmasıydı.

Hollywood sinemaskop, Vista Vision gibi geniş ekran uygulamalarıyla, üç boyutlu

filmlerle ve üstün yapımlarla televizyonun rekabetine dayanmaya çalıştı. Öte yandan

televizyon filmlerinin etkisiyle küçük bütçeli, siyah beyaz gerçekçi filmlere bir dönüş

yaşandı. 1960’larda ise stüdyoların çöküşü ve “Yapım Yönetmeliği”nin geçerliliğini

yitirmesiyle birlikte küçük, bağımsız şirketlerin etkinliği arttı.

Yapımcılar izleyiciyi yeniden sinema salonlarına çekebilmek için teknolojik

yeniliklerden yararlanmaya çalıştılar. Özel gözlüklerle izlendiğinde üç boyutlu görüntü etkisi

yaratan filmler ilk kez o dönemde ortaya çıktı. Bu buluşun beklenen başarıyı sağlayamaması

üzerine, sinemaskop adı verilen büyük görüntü uygulamasına geçildi. Görüntünün enini,

boyunun 2,5 katı olarak verebilen sinemaskop filmler izleyicileri yeniden salonlara çekmekte

başarılı oldu. ABD’de “Oklahoma”, yeniden çekilen “On Emir” ve “Ben Hur” gibi tarihsel

ve dinsel konulu filmler, müzikaller, westernler çekilmeye başlandı. Bunlar çok sayıda

oyuncunun ve gösterişli dekorların kullanıldığı masraflı yapımlardı.

Sinemacıların bu çabalarına karşın, 1950–1960 yılları arasında televizyonun hızla

yaygınlık kazanması, sinema izleyicisinin önemli ölçüde azalmasına ve büyük film

şirketlerinin çökmesine neden oldu. Bu durum sinemacıları büyük bir arayışa yöneltti.

1960’ların sonlarına doğru ABD’de Arthur Penn, Sam Peckinpah, Robert Altman, Dennis

Hopper, Stanley Kubrick gibi yönetmenler Hollywood’un cinsellik, şiddet, milliyetçilik gibi

konulardaki kalıplaşmış sinema anlayışının dışına çıkan filmler yaptılar. Yeni, değişik

üsluplar ve teknikler kullandılar. Gençliğe yönelik çekilen bu filmler sinemaya gençleri

kazandırdı.

Sydney Pollack’ın 1929 Büyük Dünya Bunalımı’nın insanların üstündeki etkisini çok

çarpıcı bir biçimde yansıtan “Atları da Vururlar”, Arthur Penn’in “Bonnie ve Clyde”,

Stanley Kubrick’in “2001 Uzay Yolu Macerası”, Sam Peckinpah’ın “Kahraman Binbaşı” ile

“Vahşi Belde” gibi etkileyici filmleri ekrana geldi. 1970’lerde ve 1980’lerin başlarında son

derece etkileyici ses ve görüntü efektlerinin kullanıldığı heyecan dolu serüven ve bilimkurgu

filmleri çekildi. George Lucas’ın Yıldız Savaşları ile Steven Spielberg’in insanlara saldıran

dev bir köpekbalığının kovalanmasını konu alan gerilim filmi “Jaws”, “Kutsal Hazine

Avcıları” ve dünya dışından bir yaratıkla çocukların kurduğu dostça ilişkiyi anlatan “E.T.”

adlı filmleri gişe rekorları kırdı ve olumlu eleştiriler aldı. ABD’de o dönemde çekilen

filmlerin maliyeti inanılmaz boyutlara ulaştı. Örneğin 1987’de bir filmin ortalama maliyeti

yaklaşık 18 milyon dolardı.

Bu tür filmlerin yanı sıra Robert Altman, Michael Cimino, Francis Ford Coppola,

Martin Scorsese ve Milos Forman gibi yönetmenler toplumsal sorunları konu alan filmler

çektiler. Bunlar arasında Altman’ın savaş karşıtı komedisi “Cephede Eğlence”, Cimino’nun

Vietnam Savaşı’nı konu alan “Avcı”, Scorsese’nin ABD’de şiddete yönelik eğilimi ele alan

“Taksi Şoförü”, Coppola’nın, “Baba” ve “Kıyamet”, Forman’ın, “Guguk Kuşu” adlı yapıtları

sayılabilir.

3.2. Hollywood’da McCarthy Dönemi

Savaş yıllarında ABD’li sinemacılar savaşın değişik cephelerini tanıtan filmler

yaptılar. Savaştan sonra ise stüdyo sistemi gerilemeye başladı. Bunun başlıca nedenlerinden

biri antitröst yasalarının stüdyoların dayandığı yapım ve dağıtım tekellerini zayıflatmasıydı.

Bazı stüdyolar finansman güçlükleri yüzünden gösterişli müzikaller ve tarihsel filmler yerine

küçük bütçeli filmlere yöneldiler. Böylece toplumsal bilinç sineması olarak adlandırılan ve

savaş sonrasının düş kırıklıklarına, ırkçılığa, alkolizme, gerçek polisiye olaylara değinen

filmler çekildi.

1947’de Amerika’ya Karşı Etkinlikleri Soruşturma Komitesi’nin “komünist etkiler”i

araştırmaya başlamasıyla birlikte karalama ve temizlik kampanyaları Hollywood’u da içine

aldı. Uzlaşmayı reddeden sinemacılar çalışma olanağından yoksun kalırken, yenilikçi

düşüncelerden ve tartışmalı konulardan uzak kalmaya özen gösteren tutucu filmler çekildi.

Savaşın sonunda ABD sineması, tutucu hükümetin filmlere uyguladığı yoğun

sansürle birlikte “Hollywood 10”ları olarak anılan sekiz senaryo yazarı ve iki yönetmenin

kara listeye alınmasıyla karşı karşıya kaldı. Bir ihbar salgını başlamıştı. Pek çok sanatçı

ABD’ye karşı yıkıcı etkinliklerde bulunmak ve komünist olmakla suçlandı. Suçlananlar

arasında bulunan Charlie Chaplin, büyük bir beğeni kazanan “Sahne Işıkları”nı yaptığı yıl

ülkeyi terketti.

Televizyonun hızla gelişmesi ve McCarthy’nin başını çektiği “Cadı Avı” nın

Hollywood dünyasını kasıp kavurduğu bir dönemdi. Yapımcılar izleyiciyi yeniden sinema

salonlarına çekebilmek için teknolojik yeniliklerden yararlanmaya çalıştılar.

1955’ten sonra TV ile sinema birlikte yeni bir yaşama biçimi geliştirecekti. Bir yandan

sürdürülen komünist avı, E.Dmytryk ve Dalton Trumbo gibi yetenekli yönetmen ve

senaristlerin hapse atılıp uzun sürelerle işsiz kalmalarına yol açtığı gibi Joseph Losey ve Carl

Foreman gibi önde gelen sanatçıları da İngiltere’ye göçe zorladı.

Hükümet soruşturmalarına karşın Bogart ve Zero Mostel gibi oyuncuların aktif

protestosu da Chaplin, Katherine Hepburn ve John Huston gibi star oyuncu ve yönetmenlerin

muhalefeti de Hollywood’u uzun yıllar silemeyeceği bir lekeden kurtaramıyordu.

McCarthy komisyonlarına büyük ölçüde yardımcı olmasıyla ün yapmakla birlikte

büyük bir yönetmen olduğunu da ilk yıllarda ortaya koyan Elia Kazan’la Marlon Brando’nun

yaptıkları işbirliğinin ürünleri olan “İhtiras Tranvayı”, “Viva Zapata” , “Rıhtımlar Üstünde”

başarıya ulaşan filmlerdir. Biraz abartılı bir değerlendirmeyle 7 oscar birden verilen bu

sonuncu film, 1950’li ve 1960’ lı yılların gençlik hareketinin ilk önemli habercisidir.

Sonuç olarak, Hollywood’da 1945–1955 yılları arasındaki on yıllık dönemin fırtınalı

ve zor yıllardan meydana geldiği bir anlamda da abartılmış ve eski filmlerin çok ağır bastığı

bir dönem olduğu söylenebilir.

3.3. Film Noir Akımı

‘George Bernard, Ninotchka, Of The Wizard of Oz ve Wuthering Heigth

İkinci Dünya Savaşının çıkması büyük değişiklere sebep oldu. Hollywood’a göçen

Rene Clair ve Jean Renoir gibi yönetmenlerden yoksun kalmış Fransız sineması, Nazi işgali

altında duraklama yaşıyordu. Her senaryo Alman ya da Vichy otoriteleri tarafından sansür

ediliyordu. Marcel Carne 1942’ de “Les Visiteurs du Soir” adlı güzel olmakla birlikte suya

sabuna dokunmayan bir peri masalı çekti. Fransa’nın en önemli yönetmenlerinden olacak

olan Robert Bresson’da 1943’te bir kadınlar manastırında geçen “Les Anges du Peche” ile

emin ve zararsız biçimde sinemaya giriş yaptı.

Alman sineması ise propaganda bakanı Joseph Goebbels’in ellerinde oldukça kötü bir

hâl almıştı. İngiliz ve Amerikan filmleri yasaklanmıştı. Goebbels’in eleştiriyi yasaklaması

sonucu hiçbir Alman filmi eleştirmenler tarafından kötü olarak nitelendirilmemişti.

Savaş dönemi propaganda filmlerinin en büyüğü ve en ustaca çekilmiş olanı hiç

kuşkusuz Pearl Harbor öncesi Amerika’ya, daldığı uykudan silkinip Avrupa’da neler olup

bittiğine dikkat etmesi çağrısı yapan “Casablanca” idi. Pearl Harbor’dan sonra Amerika

kendi ordusu hakkında propaganda filmleri çekmeye başladı ve İngiltere gibi halkın moralini

yüksek tutmak amacıyla komediden oldukça yararlandı.

Lubitsch’in muhteşem filmi “To Be or Not to Be” çok ustaca yapılmış bir anti-Nazi

propagandasıydı aslında. “Film Noir” türü de 1944–1945 yıllarında sinemaya yerleşti. Film

Noir’in temeli karanlıktır. Basit biçimde görünüm olarak karanlık değil; içerik olarak ruh

olarak karanlıktır. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir, kimseye özellikle kadınlara

güvenilmez; kahraman sert, karamsar, alaycı ve bezgindir.

Bugün bu türdeki ilk filmin John Huston’ın çektiği “The Maltese Falcon” (Malta

Şahini) olduğu söylenir. Ancak tam anlamıyla birkaç yıl sonra Edward Dmytryk’in, “Murder

My Sweet” (Cinayet Sevgilim), Billy Wilder’ın “Double Indemnity” (Çifte Tazminat), Fritz

Lang’in “The Woman in the Window” (Penceredeki Kadın) ve Otto Preminger’in “Laura”

gibi filmler de bu tarzda çekilen filmlerdir.

İlk başlarda kimse sevmedi kara filmleri, bugünün moda olan akımları gibi bir dönem

de Film Noir akımı moda oldu. İzleyenler genelde arızalı, sorunlu tipler kabul edilir, her an

her yerde bir delilik yapabilirmişcesine bir insan sıfatına sokulur. Gerçekte yapımcıların ya

da yönetmenlerin amacı bir grup Kara Film sever yaratmak değildir, amaçları bu tarzı

herkese yayıp sanatsal yeniliklerden haberdar etmektir.

Zamanla “Kara Film” izlenmeye, tutulmaya başlar, ülke dışına yayılır ancak

eleştirilerden de kaçamaz. Çünkü muhalefetler Kara Film’in ailelerin dağılmasına sebep

olduğunu iddia ederler. Kara Film’in son aşaması psikotik eylem ve yok etmeye tahrik

dönemidir. Zira o yıllarda toplum bazında genel olarak onur, gelenekler, kişisel bütünlük ve

fiziksel istikrar yitirilmiştir. Yönetmenler toplumun ruh hâlini olumsuz etkilediklerini

farkedince bu duruma özen göstererek film çekmeye dikkat etmişlerdir.

3.4. Orson Welles ve Sineması (1915-1985)

George Orson Welles, 6 Mayıs 1915 yılında ABD’nin Wisconsin eyaletinde doğdu.

Welles dokuz yaşındayken annesi, onbeş yaşındayken babası öldü. Bir süre resim üzerine

çalıştıktan sonra oyunculuk yapmaya başladı. Bu yıllarda evlendi. Bir süre radyoda da çalıştı.

1938 yılındaki ünlü “Dünyalar Savaşı”nın radyo tiyatrosunda Amerikalıları dünyayı

Marslıların istila ettiğine inandırdı. 1941’deki ilk filmi “Citizen Kane” (Yurttaş Kane) ileride

çok büyük ün yapacak olmasına rağmen, o sıralar Welles’e yüklüce bir para kaybettirdi.

Daha bu ilk filmiyle, Welles o zamana kadarki sinema gelişimine yepyeni bir yön vermiş ve

yenilikler getirmiştir. Özellikle, sinemanın anlatım potansiyelini ve yollarını farklı bir

kompozisyonda kullandığı için bu film önemliydi. Bu nedenlerden dolayı “Yurttaş Kane”

filmi birçokları tarafından “bugüne kadar yapılmış en iyi film” payesini almıştır. Ayrıca, bu

ilk filminde oyuncu olarak da bulunmuş ve performansıyla da beğeni toplamıştır.

Orson Welles, Hollywood’da tutulmadığı için Avrupa’ya gitmiştir. Her ne kadar

sonraki filmlerinde Amerika’da başarılı olmasa bile en azından ticari açıdan, özellikle

Avrupa’da çok tutulmuş ve birçok ödül almıştır. Welles 10 Ekim 1985’te vefat etmiştir.

‘Double IndemnityÇifte

3.5. Alfred Hitchcock ve Sineması

Gerilim ve korku türünün en büyük ustası sayılan yönetmen Hitchcock, 13 Ağustos

1899’da İngiltere’de dünyaya geldi, 19 Nisan 1980’de ABD’de hayata veda etti. Mizahi

tatlar kattığı gerilim filmleri olağanüstü ilgi görmüş, Hitchcock adı ortalama izleyici için bir

yıldızın adı kadar büyük önem kazanmıştır. Kendisi, eğlendirmenin ötesinde bir amaç

taşımadığını ısrarla belirtmesine karşın, eleştirmenler, filmlerinde derin felsefi boyutlar

bulmuş onu sinema sanatının büyük ustaları arasına sokmuşlardır. Genç sinemacıları da

önemli ölçüde etkilemiş olan Hitchcock, 1979’da Amerikan Sinema Enstitüsü’nün

“Yaşamsal Başarı Ödülü”nü almış, ertesi yıl da Kraliçe II. Elizabeth kendisine “sir” unvanı

vermiştir.

Babası kümes hayvanları ticaretiyle uğraşan Hitchcock, Londra’da, St. Ignatius

College adlı Cizvit okulunda okudu. Daha sonra Londra Üniversitesi’nde mühendislik

öğrenimi gördü. 1920’de, “Famous Players Lasky” adlı ABD şirketinin Londra şubesinde

sessiz filmlerin ara yazı tasarımlarını hazırlayarak sinema dünyasına girdi. İlk filmini

1925’te çekti. Ertesi yıl yönettiği “The Lodger” (Kiracı), daha sonra Hitchcock adıyla

özdeşleşecek olan gerilim türündeki ilk yapıtıydı. “Blackmail” (1929; Şantaj) ise ilk sesli

İngiliz filmi oldu. “The Thirty-nine Steps” (1935; 39 Basamak) ve “The Lady Vanishes”

(1938; Bir Kadın Kayboldu), gibi klasikleşmiş filmlerinin ardından İngiltere’den ayrılarak

Hollywood’a yerleşti. Oradaki ilk filmi “Rebecca” (1940; Rebecca), en iyi film dalında

Oscar kazandı.

Çizgi dışı ve önemli bir kişilik olarak karşımıza çıkan Hitchcock’un 1960 yapımı

Sapık, iki yıl önce çevirdiği Vertigo gibi yepyeni dramatik örgüyle sinama severleri derinden

etkiledi. Avrupa’da filizlenen “Yeni Dalga” akımının genç yönetmenleri üstünde Hitchcock

kalıcı ve belirleyici bir etki bıraktı.

Hitchcook adı bir dizi gizem öyküleri antolojisinde de yer alır. Yaşamını ve yapıtlarını

konu alan çok sayıda kitabın en önemlilerinden biri John Russell Taylor’ın Hitch: “The Life

and Times of Alfred Hitchcock” (1978; Hitch: Alfred Hitchcock’ın Yaşamı ve Dönemi) adlı

çalışmasıdır. Ünlü Fransız sinemacı François Truffaut da Hitchcock’la yaptığı bir dizi

söyleşiyi “Le Cinema selon Hitchcock” (1966; Hitchcock, 1987) başlığı altında toplamıştır.

 

3.6. Elia Kazan ve Sineması

Türkiye’de yaşayan Rum kökenli anne babanın oğlu olarak, 7 Eylül 1909’da

İstanbul’da dünyaya gelen Elia Kazancıoğlu (Elia Kazan), 4 yaşındayken ailesiyle birlikte

ABD’ye göç etmiştir.

Kazan, sahneye koyduğu “The Skin of Our Teeth”, “A Streetcar Named Desire”

(Arzu Tramvayı), “Death of a Salesman” (Satıcının Ölümü), “Cat on a Hot Tin Roof”

(Kızgın Damdaki Kedi) ve “J.B.”, adlı piyesleriyle, yazarlarına tam 5 Pulitzer Ödülü

kazandırmış, “J.B.” adlı oyunuyla bir de Tony Ödülü’ne lâyık görülmüştür.

Hollywood’daki yönetmenlik kariyeri boyunca “Centilmenlik Anlaşması” ve

“Rıhtımlar Üzerinde” adlı filmleriyle 2 kez Oscar ödülü kazanan yönetmen, 50’li yaşlarında

tekrar yazarlığa dönmüş ve 6 roman kaleme almıştır. Birkaç kez de “en çok satan” romanlar

listesine girmeyi başarmıştır.

Kazan’ın kariyeri, işindeki başarısı kadar, ABD’de McCarthy’nin başlattığı “komünist

avı” dönemindeki tavrı nedeniyle de sık sık gündeme gelmiş ve çeşitli polemiklere konu

olmuştur. 1934 yılında Komünist Parti’ye girdiği için 1952’deki av döneminde, “Amerika’ya

Karşı Çalışmaları Araştırma Komisyonu” önünde ifade vermeye çağrılan Kazan dönemin

birçok sinema çalışanını ihbar etti. Yönetmenin en iyi filmi olarak hatırlanan, 8 Oscarlı

1954’te yaptığı ve başrolünde Marlon Brando’nun oynadığı “Rıhtımlar Üzerinde”, “altmetin”

düzeyinde, birçok eleştirmen tarafından Kazan’ın muhbirliğini topluma aklatma

çabası olarak yorumlanmıştır.

Kazan, yaşamı boyunca Türkiye’ye, özellikle İstanbul’a büyük bir özlem duymuştur.

Bu duygularını birçok filminde yansıtmış, “Viva Zapata”, “Rıhtımlar Üstünde” (On the

Waterfront), “Cennet Yolu” (East of Eden) gibi ünlü filmlerinin ötesinde, Amerika’da pek

tutulmamış, “Kader Değişmez” (The Arrengement) filminde, Türkiye’den göç etmiş bir

çocuğun aile ilişkilerini çok duyarlı bir biçimde aktarmıştır. Bir İstanbul ailesinin gelenek ve

ilişkilerini içten biçimde yansıtan bu film, bu nedenle ABD’de öteki filmleri kadar ilgi

görmemiştir.

Elia Kazan 20. yüzyılın ikinci yarısında, sadece sinemanın değil tiyatronun da büyük

yönetmenlerinden biriydi. 1930’ların ortalarında tiyatro alanında çalışmaya başlamış

Thornton Wilder, Tennessee Williams ve Arthur Miller gibi en yaratıcı tiyatro yazarlarının

yapıtlarını sahneye taşımıştır. Lee Strasberg’le birlikte kurduğu Group Theatre’da aktörlerini

yepyeni bir oyunculuk tekniğiyle oynatmak istemiştir. Gerçekte bu teknik Stanislawski’nin

önerdiği yöntemin uygulanmasıydı. Elia Kazan, daha sonraları yine Lee Strasberg’le birlikte

kurduğu Actors’ Studio (Oyuncular Stüdyosu) okulundan, Stanislawski metodunu kullanarak

Marlon Brando ve James Dean’in başını çektiği genç kuşak oyuncuları yetiştirmiştir.

Ayrıca Livaneli’nin “Sis” filminde oynayan Kazan, 94 yaşında öldü. Yaşamı boyunca

sinema ve tiyatroda yeni akımlar geliştirmek bir yana, her iki alanda da sayısız başyapıt

ortaya koydu. Romanı “Uzlaşma ve Yaşam Öyküsü”, “Bir Yaşam” kendi alanlarının güzel

örnekleri olarak anılacaktır. Türkiye, Elia Kazan’ın ölümüyle, büyük bir yaratıcı dostunu

yitirmiştir.

Sanatçının önemli filmlerini şöyle sıralayabiliriz:

. The Last Tycoon/ Son Patron (1976)

. The Arrangement/Kader Değişmez (1969)

. America, America (1963)

. Splendor in the Grass/Aşk Bahçesi (1961)

. Wild River/ Vahşi Nehir (1960)

. Rıhtımlar Üzerinde (1954)

. Viva Zapata! (1952)

. Arzu Tramvayı (1951)

 

Uygun ortam sağlandığında tekniğine uygun olarak 1970’lerden günümüze Amerikan

sinemasının gelişimini, dönemin önemli oyuncu ve yönetmenlerini öğreneceksiniz.

Bu faaliyet öncesinde yapmanız gereken öncelikli araştırmalar şunlardır:

. Yönetmen Francis Ford Coppola kimdir? Filmleri nelerdir araştırınız.

. Yönetmen Stanley Kubrick ve filmlerini araştırınız.

. Steven Spielberg ve filmlerini araştırınız.

Araştırma işlemleri için internet ortamı, iletişim fakültelerinin sinema bölümlerini ve

sinema ile ilgili bilgileri bulabileceğiniz kitapçıları gezmeniz gerekmektedir.

Bulduğunuz bilgileri arkadaş grubunuzla paylaşınız.

4. 1970’LERDEN GÜNÜMÜZE AMERİKAN

SİNEMASI

4.1. Değişen Amerika ve Değişen Hollywood

1960’larda yaşanan toplumsal değişim ve çatışmalar ABD sinemasını da etkiledi.

Arthur Penn, Stanley Kubrick, Sam Peckinpah, Robert Altman, Dennis Hopper gibi

sinemacılar filmlerinde cinsellik, şiddet, militarizm ve Amerikalılık gibi kavramları yerleşik

sınırların dışında ele aldılar. Kalıplaşmış Hollywood anlatımının dışında teknikler ve

üsluplar kullandılar. 1960 ve 1970’lerin büyük sineması, esaslı bir şekilde kabul görmeyerek

reddedildi. 1970’lerin Hollywood’u, yeni Avrupa Sineması’nın ve marjinal “Bağımsız

Amerikan Sineması”nın başarılı kurgu mantığını ve hikâye anlatım metotlarının sıradan

yeniliklerini aşırarak sunuyordu.

1960’ların karşı kültür hareketlerinin izlerini taşıyan bu filmlerin yerini 1970’lerde,

sinema okullarından mezun olmuş Francis Ford Coppola, Paul Schrader, Martin Scorsese,

George Lucas ve Steven Spielberg’in gösterişli çalışmaları aldı. Bu filmlerin bir bölümü,

toplumsal sorunlar karşısında ailenin konumunu vurgular ve yeni bir ahlâk anlayışı ararken,

bir bölümü de klasik serüven, gerilim ve bilimkurgu öykülerini son derece gelişmiş görsel

efektlerle perdeye getirdiler. Bu filmler (Star Wars, Indiana Jones, Jaws) izleyiciyi, özellikle

de yaş ortalaması küçük bir kitleyi yeniden sinema salonlarına çekerek sinema tarihinin en

yüksek gişe gelirlerini sağladı.

Sinema 1960 ve 1970’lerde evrenselleşerek değişik bir nitelik kazandı. Batı Avrupa,

Amerika ve Sovyetler Birliği’nin tekelinden çıkan sinemalara, Asya, Latin Amerika’dan

sonra Afrika, Ortadoğu ülkeleri de katıldı. Sinemanın bu evrenselleşmesi, sayıları her yıl

artan uluslararası, bölgesel ve ulusal festivallerle pekiştirildi. Yeni sinemaları, sinemacıları

ortaya çıkarmak tanıtmak için bir yarış başladı. TV’nin de katkısıyla sinema bu dönemde

dünyanın en yaygın ve evrensel sanatı olma niteliğini sürdürdü.

1980’lerde videonun yaygınlaşmasıyla birlikte “elektronik sinema” önem kazandı.

Video pazarının yarattığı talep nedeniyle büyük şirketler kadar bağımsız küçük şirketler de

film yapma olanağı buldu. Bunun bir yan etkisi olarak bağımsız yenilikçi sinema canlandı ve

Joel ve Ethan Coen, Jim Jarmusch, David Lynch, Spike Lee gibi genç yönetmenler sıra dışı,

yenilikçi tasarıları gerçekleştirme olanağını buldular.

4.2. Yirminci Yüzyılın Son Çeyreğindeki Önemli Yönetmenler

4.2.1. Martin Scorsese

1942’de New York’ta dünyaya geldi. Yaşayan En Büyük Yönetmen olarak

nitelendirilen Scorsese’nin ünlü “papaz olmama” kararı, projektörlerden geçmiş tüm

zamanların en kışkırtıcı filmleriyle sonuçlandı: “Taksi Şöförü”, “Raging Bull” (Kızgın

Boğa) ve “Good Fellas” (Sıkı Dostlar), filmlerinde sürekli olarak hareket eden bir kamera,

izlemekte güçlük çekilen bir kurgu (Thelma Schoonmaker) ve Scorsese’nin albüm

koleksiyonundan oluşan soundtrack’leri filmlerine farklılık katmaya yetti.

Scorsese’nin en büyük yardımcıları ise senaryo yazarı Paul Schrader, daha önce adı

geçen Schoonmaker; ve De Niro (sekiz defa), Harvey Keitel ve Joe Pesci gibi yetenekli

oyuncular olmuştur. Asla denemekten korkmayan yönetmenin Scorsese tarzından uzaklaştığı

filmlere örnek olarak ise “Günaha Son Çağrı”, “Paranın Rengi”, “Masumiyet Yaşı” ve

“Kundun” gösterilebilir.

Scorsese’nin bir başka önemli özelliği ise filmlerin korunması için bıkıp usanmadan

kampanyalar başlatması. Spielberg “Schindler’in Listesi” ile Oscar’ını kazandığından beri

Akademi’nin görmezlikten gelmeye kararlı olduğu yönetmen olma şerefi de Scorsese’ye ait.

Büyük bir çıkış yaptığı ve Little Italy’daki (New York’un İtalyan mahallesi) haytaların

hikâyesini anlattığı yarı otobiyografik “Mean Streets” (1973). Scorsese’nin hiç kuşkusuz

yeteneğinin en önemli kanıtlarından biri olan etkileyici siyah-beyaz, “Kızgın Boğa” (1980)

önemli filmleri olarak sayılabilir.

4.2.2. Francis Ford Coppola

10 yaşındayken 8mm’lik bir film çeken ve zamanının çoğunu kukla şovları izleyerek

geçiren Coppola, U.C.L.A. sinema okuluna girdikten sonra “ Tonite for Sure” adlı bir film

çekti. 24 yaşına geldiğinde düşük bütçeli filmlerin yönetmeni Roger Corman’ın yanında

asistanlık yapan yönetmen, 1963 yılında baltalı bir katili konu alan “Demetia 13” adlı bir

korku filmi çekti.

Birkaç yıl sonra “You’re a Big Boy Now” adlı filme imza atarak eleştirmenlerin

dikkatini çeken Coppola, ardından “Finian’s Rainbow” ve “ The Rain People “ adlı filmleri

yaptı. Warner Bros ile anlaşarak kendi yapım şirketini kuran yönetmen, 1969 yılından

itibaren American Zoetrope adlı bu şirket altında George Lucas ile birlikte çalıştı.

1972 yılında yaptığı gangster filmlerinin babası olarak kabul edilen “The Godfather”

(Baba) ile büyük bir yönetmen ve senarist olduğunu ispat etti. Ardından “American

Grafiti”nin yapımcılığı ile “The Conversation” ve “The Godfather II” adlı filmlerin

yönetmenliğini üstlenen Coppola, sayısız ödül kazanarak Amerikan sinemasının el üstünde

tutulan birkaç sinemacısı arasına girdi.

Bu yıllarda birçok genç yönetmen ve yapımcıya destek olan Coppola, “Kurosawa’s

Kagemusha” gibi filmlerin kamera arkasında yer aldı. 70’lerin sonuna doğru Joseph

Conrad’ın “ Heart of Darkness “ adlı romanından uyarladığı ve Vietnam savaşını anlattığı

“Apocalypse Now” (Kıyamet) adlı epik filmini gerçekleştirdi. Çekimleri Filipinler’de

yapılan film, kötü hava koşulları, hastalıklar ve bütçeyi aşan harcamalar gibi sorunlar

yüzünden oldukça güç tamamlandı. Hatta Coppola, filmi tamamlayabilmek için 16 milyon

dolarını kendi cebinden ödemek zorunda kaldı.

“One From The Heart” ile bankadaki hesabı kurumaya başlayan yönetmen, her şeye

rağmen ününe ün katmaya devam ediyordu. “Siyam Balığı” adlı uyarlama filmde Matt

Dillon, Tom Cruise, Patrick Swayze, Rob Lowe, Emilio Estevez ve Christopher Penn ve

kuzeni Nicolas Cage gibi genç kuşak oyuncularla çalışan Coppola, bu film ve ardından

çektiği The Cotton Club ile eski günlerini aratır oldu. 1920 yılında bir Harlem jazz

kulübünde çekilen film tam bir fiyaskoyla sonuçlandı.

Coppola, sonraki yıllarda çektiği “Peggy Sue Got Married“ ile “Tucker: A Man and

His Dream “ adlı filmleriyle seyirci tarafından beğeni topladıysa da eleştirmenlerin gözünde

giderek değer kaybediyordu. “Godfather III“ ve “Bram Stoker’s Dracula“ gibi başarılı

yapımlara imza atan yönetmen, son olarak 1997 yılında “The Rainmaker“ adlı bir filmi

gerçekleştirdi.

4.2.3. Stanley Kubrick (1928–1999)

Teknik kusursuzluk arayışı, entelektüel sembolizmi, efsanevi mükemmelciliği ve ince

detaylarıyla tanınan Amerikalı film yönetmenidir.

Kariyerine New York’ta dergilere amatör fotoğraflar çekerek başlayan Kubrick, kısa

zamanda Look dergisinin fotoğrafçılarından biri oldu. İzlediği filmlerden çok daha iyisini

yapabileceğine inanarak yönetmenlik yapmaya başladı. İlk filmleri, “Fear and Desire”,

“Killer’s Kiss” ve “The Killing” ile kendisini ispatladı.”Paths of Glory” ve “Spartacus” ise

onun iyi yönetmenler arasındaki yerini almasını sağladı.

1960’lı yıllarda Lolita filmini çekmek üzere İngiltere’ye giden Kubrick, yaşamının

geri kalanını bu ülkede geçirdi. “Dr. Strangelove”, komedyanın sinemadaki önemli

örneklerinden biri olarak kabul edilir. Ancak Stanley Kubrick’i 20. yüzyılın en önemli

yönetmenlerinden biri yapan, 1968 MGM Cinerama prodüksüyonu olan “2001:A Space

Odyssey“ (Bir Uzay Macerası) ve 1971 yapımı “A Clockwork Orange” (Otomatik Portakal)

dır.

William Makepeace Thackeray’in bir romanının sinemaya uyarlanması olan Barry

Lyndon, Jack Nicholson’ın oynadığı “The Shining”, yaklaşık 7 yıl çalıştığı savaş filmi “Full

Metal Jacket” ve “A.I” ( Artificial Intelligence) , Kubrick efsanesini sürdüren filmler oldular.

Arthur Schnitzler’in Traumnovelle romanından uyarlanan ve Tom Cruise ile Nicole

Kidman’ın oynadıkları “Eyes Wide Shut”ı bitirdikten birkaç gün sonra ölen Kubrick,

İngitere’de toprağa verilmiştir.

Yönetmenin önemli filmleri:

. Eyes Wide Shut (Gözleri Tamamen Kapalı, film 1999)

. Full Metal Jacket (1987)

. The Shining (1980)

. Barry Lyndon (1975)

. A Clockwork Orange (Otomatik Portakal, film,1971)

. 2001: A Space Odyssey (1968)

. Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb (1964)

. Lolita (1962)

. Spartacus (Spartaküs, film,1960)

. Paths of Glory (1957)

. The Killing (1956)

. Killer’s Kiss (1955)

. The Seafarers (1953)

. Fear and Desire (1953)

. Day of the Fight (1951)

4.2.4. Steven Spielberg

Steven Spielberg’ün film kariyeri 1971 tarihli televizyon filmi “Duel” ile başladı.

Büyük bir kamyonet tarafından kovalanan küçük bir arabayı anlatan film Avrupa

sinemalarında gösterime girdi ve büyük bir başarıya ulaştı.

1974 yılında gösterime giren “The Sugarland Express”, yönetmenin Amerika’da

gösterilen ilk filmiydi. Goldie Hawn’un başrolde oynadığı film, eleştirmenler tarafından

övgüyle karşılandı. Spielberg’in bir yıl sonra gösterime giren filmi “Jaws” ise yönetmene

hep düşlediği başarıyı kazandıran yapım oldu. Amity’deki küçük bir kasabada terör estiren

köpekbalığını anlatan film, Amerikan sinemasının klasikleri arasına girdi.

1977 tarihli “Clouse Encounters of the Third Kind” yine basit bir hikâye anlatan, özel

efektleri ve Spielberg’ün kendine özgü bakışıyla ilgi çeken bir yapımdı. Bundan sonra

çektiği 1979 tarihli “1941”, sanatçının en büyük başarısızlığı oldu. Bu büyük bütçeli komedi

filmi eleştirmenlerden olduğu kadar, izleyiciden de tepki gördü ve sanatçıyı yine macera

yapımlarına yöneltti. “Raiders of the Lost Ark” , yönetmenin ünlü “Indiana Jones”

efsanesinin ilk filmi oldu. Bir yıl sonraki “E.T. The Extra-Terrestrial”, Spielberg’in en kişisel

ve birçoklarınca da en iyi filmi olarak kabul edilir. Yönetmen “The Color Purple”, “Empire

Of The Sun”, “Schindler’s List”, “Amistad” gibi ciddi filmlerin yanında “Jurassic Park”,

“Hook”, “Lost World” gibi eğlencelik filmler de çekti.

ıştı ve filmin yaş

 

4.2.5. Dönemin Önemli Yönetmenleri

Son dönemde Hollywood’da Coppola, Spielberg, Lucas üçlüsü ortaya çıkana kadar bir

Avrupalılaşma eğilimi egemen olmuştur. Bob Rafelson’un ünlü Five Easy Pieeces’iyle

başlayan bu duruma Martin Scorcese, Alan Pakula, Sam Packinpah, hatta Arthur Penn’in

filleri de ağırlığını hissettirecekti. Spielberg’ün Duel’iyle (1973) başlayan yeni patlama

Amerikan sinemasına özgün bir boyut getirmekte gecikmedi ve sinemanın anavatanında

teknolojik olanakların sınırsızlığıyla düş gücünün sınırsızlığını buluşturdu. Buna Jaws,

Yıldızlar Savaşı örnek olarak verilebilir. Öte yandan Vietnam savaşı nedeniyle bu savaşın,

getirdiklerini, götürdüklerini konu eden neredeyse bir akıma dönüşen bir dizi Vietnam filmi

gerçekleştirildi. Avcı, Kıyamet Eve dönüş, Başkanın adamları gibi filmler örnek olarak

verilebilir.

Son dönemin üçüncü dünya ülkelerinden çıkan sinemanın en güçlü temsilcileri

arasında “Anotonio das Morte”le, Brezilyalı Glauber Rocha, “Duyular İmparatorluğu”yla,

Japon yönetmeni, Oşima, “Yol”la Yılmaz Güney sayılabilir. Günümüzde Spielberg, İndiana

Jones’un serüvenlerini anlattığı keyifli, eğlencelik filmleriyle her yaştan sinemaseverleri

etkilemektedir.

©2008 Belgesel okulu Webtasarım By Sitehazırla
büro mobilyaları evden eve seo otogaz motorlu panjur temizlik şirketleri konteyner matbaa dizi izle söve telefon dinleme